SİTEMİZ BEDAVA BİR SİTEDİR. KİTABİ MÜDAFA VE ARŞİV NİTELİĞİNDEDİR.REKLAMLAR BİZİM TASARRUFUMUZDA DEĞİLDİR.
  ESASATI NURİYE-1-
 

 

 

ÖNSÖZ.
BİR TAKRİZ.
TAKRİZ
MUKADDEME
a) ESASLARDA İTTİFAK ZARURİDİR
b) ESASAT-I ŞERİATI ESAS TUTMAK
c) ZARURİYATTA İCTİHAD OLAMAZ
d) ZAHİR-İ ŞERİATA MUHALEFET EDİLEMEZ
e) SARİH BEYANLARIN HÜKÜMLERİNDE TE’VİL YAPILAMAZ 
f) NAKLÎ DELİLLERE TESLİMİYET ESASTIR
1-İHLÂS DÜSTURU VE ESASI
2-SADAKAT VE FEDAKÂRLIK DÜSTUR VE ESASI
3-SEBAT VE METANET ESASI
4-MESLEĞE BAKAN DÜSTURLARIN DEĞİŞMEZLİĞİ ESASI
5-TAKVÂ-YI MUHAFAZA VE BİD’ATLARDAN UZAK DURMAK
 
Nur Mesleğinin Hizmet Prensiplerini ihtiva eden “ESASAT-I NURİYE”  isimli bu kitab, başta Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ihtisas kazanan ve tahkik usulüyle kırkbeş senedir toplama ve derlemeler yapan muhterem Rüşdü Tafral Ağabeyimiz ve İTTİHAD İLMÎ ARAŞTIRMA HEYETİ tarafından uzun bir araş­tırma ve inceleme netice­sinde titizlikle hazırlanmıştır.
Risale-i Nur Mesleği ve İman Hizmeti
Üstad Bediüzzaman Said NursiZübeyir Gündüzalp olmak üzere en yakın talebeleri tara­fından hazırlanan Hizmet Rehberi, giderek genişleyen hizmet sahasında istikameti muhafaza için duyulan ihtiyaç sebe­biyle, ilk basılan Hizmet Rehberi  sonradan takriben 3-4 kat daha genişletilip neşredildi. Hatta Rüşdü Tafral Ağabeyin ifadesiyle  merhum Zübeyir Ağabeyimiz sonraları bunu da az görüyordu.
; çok genişlemiş çok muhtelif efkâr ve mizaç sahip­leri, bu hizmet safında yer al­mışlardır. Elbette bütün efkâr, kanaat, meslek ve meş­rebler üstünde makam-ı sıddı­kıyette yer tutmuş ve şahs-ı manevî-i Äl-i Beyt’in mümessili ola­rak hiz­met-i Kur’aniyenin başına geçmişmesleğini nazara vermek lâzım gel­mektedir.» deniliyor.
 
Hizmet düsturlarını ihtiva eden böyle derlemelerle, te’vilsiz olmak şartiyle biz­zat Risale-i Nur’un sarih bahislerinin ortaya konulması, Risale-i Nur’a tesli­miyeti bulunanların, meseleleri Risale-i Nur müvacehesinde kolaylıkla görmele­rine yardımcı olur ve meslek hassasiyetine teşvik eder.
     
İşte böylece Risale-i Nur Külliyatındaki sarih ve mükerrer beyanların na­zara verdiği Hizmet Düsturları ve Esasları, tahşidat ve tahkikat ile bir kere daha hizmet ehlinin ve müs­lüman münevverlerin dikkatine arz edilmiştir.
 
 
 
Risale-i Nur talebesi, Kur’an-ı Azimüşşan’ın hükümlerini hakkıyla yaşa­mayı ve Resul-u Zişan’ın Sünnet-i Seniyyesiyle amel etmeyi hayatının en bü­yük gaye ve maksadı olarak bilir.
 
 
 
 
 
Cenab-ı Hak, bu kitabta dercedilen Kudsî Esaslara ve Nur’un düsturla­rına ittibaı müyesser kılsın ve Üstadımızın yukarıda beyan buyurduğu kelâ­mına ve himmetine bizleri mazhar eylesin. Amin.
     ve hizme­tiyle ve vazifesiyle gös­terdikten sonra...»
 
Müdakkikâne ve mahirâne hazırlanmasıyla şu “Esasat-ı Nuriye” isimli ki­tab, Risale-i Nur’un müştâk okuyucularına, onun temel esas ve düstûrlarına suhû­letle götüren ve yol gösteren delil ve rehber bir eserdir diyebilirim.
 
 
 
na sahibtir. Bu hissin, vicdanî bir neticesi olarak da, Kur’andan alınmış olduğunu bil­diği Risale-i Nurdaki  ha­kikatlara ve düsturlara tam bir teslimi­yeti vardır. Yani kendi arzu­suna ve şahsi anlayışla­rına göre değil, kitaba uygun düşünür, inanır,  konuşur ve yaşamaya çalışır.
 
de­ğişmez bir kaide­dir.
 
 
“zaruriyat denilen dinî hükümlerde.. ve dinde sarahaten sâbit olduğundan bilâkayd u şart teslimiyeti ge­rekli olması mâ­nâsıyla “müsellemat tabir edilen şer’î düsturlarda.. ve beşerî anlayışlarla ta­sarruf ve te’­vil edi­lemezlik hu­susiye­tiyle “muhkemat vasfiyle tavsif edi­len Kur’anî beyyi­natta.. ve temeli teşkil etmek mâ­nâsıyle nazara veri­len ve “esasat denilen İslâmî rü­künlerde ve kaide­lerde ittifak edilir ve edilme mecbu­riyeti var­dır.
nu ka­payan sebeb­lerden sayılır. Bu itibarla ehl-i İslâmın ittifa­kına çok şid­detli ihtiyaç duyulan bu dev­rede, hamiyetkâr her müslü­manın, hattâ her insanlık vasfını taşıyan herkesin dahi, şe­r’î ittifakın tek yolu olan esaslarda ittifak
te ise, (49: 9) âyetinde zikredildiği üzere, birbi­riyle mü­cadeleye girişmiş iki İslâm taifesini, vazifeli resmî ma­kam, ahkâm-ı şer’îye adaleti dairesinde sulh’a davet eder. Yani, şa­hısların hâkimiyetini bertaraf ile şer’î esasların hâki­mi­yetini ikame etmek is­ter. Eğer bu şer’î davet dinlenil­mezse, resmî makam, itaatsızlara karşı mezkûr âyette bildirilen kıtal hakkını kul­lanır. İmam-ı Ali’nin (R.A.) yap­tığı gibi...
Koyu (bold) yazı haricindeki yazılar ise, nazara verilen hükmü, biraz daha etraflıca tahkik edebilmek içindir. Daha etraflıca geniş araştır­mak isteyenler,  gösteri­len me’haz kitabın verilen sahi­fe­sine göre tahkik edebilir­ler.
esasla­riyle(Şualar sh: 750)
 
Ve keza Bediüzzaman Hazretleri de aynı mânâda Risale-i Nur esasatının  kurtuluş için yegane çare olduğunu beyan ederken şöyle der:
esasatıdır.» (Kastamonu Lâhikası sh:131)
ın bi­linmesi şarttır. Fakat ev­velen Risale-i Nur Külliyatında sarih be­yanların ne­ticesi olan ve esasat, zaru­riyat, müsellemat gibi ifadelerle nazara veri­len ve cemaatı hak daire­sinde tam it­tifak ettiren değiş­mez düsturlar hakkındaki bazı beyanları görmek gerekir!
 
Şöyle ki:«Hak namına, hakikat hesabına olan te­sa­düm-ü ef­kâr ise, maksatta ve esasta ittifakla be­raber, ve­sâilde ihti­lâf eder. Hakikatin her köşe­sini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat ta­rafgi­râne ve ga­razkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre  he­sabına  hodfu­ruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki te­sa­düm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateş­leri çıkıyor.  Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken, öy­lelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak namına olma­dığı için, nihayetsiz müfritâne gider, kabil-i iltiyam ol­mayan inşi­kaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şa­hit­tir.» (Mektubat sh: 268)Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliye
«S – Âlem-i İslâmdaki ihtilâfı tâdil edecek çare ne­dir?
Evvelâ: ye nazar etmektir.de umumumuz mütte­fik…teferruatveya tarz-ı te­lâkki veya tarik-i te­fehhümdeki tefavüt, bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. El-hubbu fillah düstur tu­tulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa—ki zaman dahi pek çok yar­dım ediyor—o ihtilâfat sahih bir mec­râya sevk edilebilir.
 veya nisyan ol­makla, ezhan ene’lere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye-i hayal, maksad-ı âli bütün vuzuhuyla meydana atılmıştır.» (Sünuhat Tuluât İşârât sh: 83)
«BİRİNCİ NÜKTE: “Kur’ân-ı Hakîmin esrarı bi­linmiyor müfessirler hakikatini anlamamışlar” diye beyan olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki ta­ifedir.
Birincisi: Ehl-i hak ve ehl-i tetkiktir. Derler ki: “Kur’ân bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nu­sus ve muhkemâtını teslim ve kabul
, bütün ma­ânî-i Kur’ân’ı, mu­an’an senetle müteselsilen menba-ı Risalete îsal etmiş ve o tarzda, mühim ve bü­yük tefsirini yazmış.» (Mektubat sh: 388)
 
«Bundan sonra zarurî ve gayr-ı zarurîyi tefrik edece­ğiz. İşte, cevab‑ı Kur’ânîde olan za­rurî hü­kümler ki, inkârı kabul etmez, şudur:
 müeyyedün min indillah bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir: zâlimlerin ve bedevîlerin def-i fesatları için... Ve Ye’cüc-Me’cüc, iki müfsit kabi­ledirler. Emr-i İlâhî geldiği vakit sed harap olacaktır, ilâ âhirihî. Bu kı­yasla, ona Kur’ân delâlet eden hükümler, Kur’ân’ın zaruriyatındandırlar. Bir har­fin in­kârı dahi kabil değil­dir. Fakat o mevzuat ve mah­mulâtın keyfiyatlarının teşrihatları ve mahiyetlerinin hu­dudu ise, Kur’ân onlara kat’iyyü’d-delâlet değil­dir.» (Muhakemat sh: 66)
«Makamât-ı enbiya ve eâzım-ı evliyanın ma­ka­mâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk on­lara gi­rer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm gö­rür, belki enbiyadan ileri geçtiğini zanne­der, vartaya düşer.
usul-ü imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı da­ima reh­ber ve esas tutmak(Mektubat sh: 455)
«Şeytanın evvelki desiselerine karşı mü’minin ta­hassun­gâhı, muhakkıkîn-i asfiyanın düsturla­rıyla hudut­ları ta­ayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir.» (Lem’alar sh: 75)
«Ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinn­înin mez­kûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kale­sine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâ­meti bul.» «Ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare in­san! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtima­iyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istika­met-i nazar ve selâmet-i kalb is­tersen, muhkemât‑ı Kur’âniyenin mizan­larıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâ­tırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima reh­ber yap. Ve Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm de, Cenâb-ı Hakka ilticada bulun.» «Bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tut­mak ve usulüddin ulemasının düstur­la­rını kendine ölçü itti­haz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbanî gibi mu­hakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek ge­rektir.(Mektubat sh: 447)
- «Ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini, cüz-ü ihtiyar­înin eline vermiştir. O cüz-ü ihti­yarînin yuları da, şeriatın, yani delâil-i nakliyenin eline verilmiştir.(İşarat-ül İ’caz sh: 173)
Evet, «Mâlikinin izni olmaksızın Onun mül­küne el uzatma. Binaenaleyh, gafletle, kendi hesabına bir iş yaptı­ğın zaman, had­dini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap—fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şar­tıyla. İzin ve meşîetini de şe­riatından öğrenir­sin.» (Mesnevi-i Nuriye sh: 82)
«Hâdisât-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risaletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle de­ğil, fakat herhalde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet‑i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisâtın fetva­larıyla onlar terk edilmez.(Kastamonu Lâhikası sh: 77) «Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç ta­sarruf edilmez ve karışamaz: Kur’ân’ın ve ha­dis-i kudsînin muhkematı gibi(Şualar sh: 579)
«Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara gi­remez çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedir­ler.» (Sözler sh: 480)
«O kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehi­dînlerle iş bitmi­yor. Onların omuzlarındaki, yalnız na­zariyât-ı di­niyedir. Halbuki, bu kısım ehl‑i dalâlet, zaru­riyât-ı dini­yeyi terk ve tağyir etmek isti­yorlar. “Onlardan daha iyi­yiz” deseler, meseleleri tamam ol­muyor. Çünkü, müçte­hidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferru­âta karışabilir­ler. Halbuki, bu mezhepsiz ehl-i dalâlet, zaruri­yât‑ı di­niyede dahi fikir­le­rini karıştırmak ve kabil-i tebdil olma­yan mesâili teb­dil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek iste­dik­lerinden, elbette, zaruriyât-ı diniyenin ha­meleleri ve di­rekleri olan Sahâbelere ilişecekler.» «Din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı oldu­ğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferru­atını ve sair ah­kâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o ge­tiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, fü­ruat‑ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki ka­labilsin.i inkâr ve tekzip etmek çıkar.
 ise, Sahib-i Şeriatin gösterdiği na­zarî düs­turların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zaruriyât-ı di­niye” denilen ve kabil-i tevil olmayan ve “muhkemat” de­nilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve me­dar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını din­den çıkarıyor, [3] ka­ide­sine dahil oluyor.» (Mektubat sh: 435)
«S – Kur’ân, zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilâf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı birbirine muhalif­tir. veya Kur’ân’ın başka bir yerinde beyan edilmişse, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür.»
 
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.İkincisi: Allah’ca mu­rad olan mânâ, haktır.Üçüncüsü: Mânâ-yı murad, bu­dur.
muhkemattan olursa« sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bil­dirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî ha­lini bilmedikleri için, haksız olarak mü­bareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynin­deki mu­harebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i ha­kikat birbi­rini inkâr etmekle makamlarından sukut et­mezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muha­lif ve ha­tâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola(Kastamonu L. sh: 195)
«İnsanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez o lâtife hâ­kim olduğu vakit, tekâlif-i şer’iyeye muhale­fe­tiyle mes’ul tutulmaz. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da gir­mez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez o lâ­tife, kalbi ve aklı dinle­mez. Elbette, o lâtife bir insanda hâkim ol­duğu za­man—fakat o zamana mahsus olarak—o zat, şeriata mu­halefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayı­lır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i imanîye karşı bir in­kâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa, o hale mağlûp olup—neûzü billâh—o hakaik-i muhkemeye karşı in­kâr ve tek­zibi işmam edecek bir vaziyet, alâ­met-i sukuttur.» (M. sh: 452)
terk edilmez.tır, hiçbir ci­hette tebeddül et­mez.(Lem’alar sh: 53)
«Halk-ı şer, şer  değil belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vü­cudu çok hayırlı neti­celere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hük­müne geçer...  
 bu sırrı anlamadıkları için, “Halk-ı şer, şerdir ve çirkinin icadı çirkindir” diye, Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imani­yeyi tevil etmişler.Lem’alar sh: 76)
«Kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmala­rını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sı­ğıştır­mamak ve tevile sap­mak, Kur’ân’ın ve edyân-ı se­mâvi­yenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsiz­liktir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)
 ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrî­liğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gi­diyor. Bazı ha­kaik-i İslâmiyeyi yanlış tevil­lerle tahrif ediyor.(L. sh: 274)
mânâ-yı zâhirîyi kabul etmemek imkân hari­cindedir(Şualar sh: 229)
«Ey insafsız hey’et! Eğer her asırda üç yüz elli mil­yonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saadetle­rinin programı ve dün­yevî ve uhrevî hayatın mukad­des hazi­nesi olan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın te­settür ve irsiyet ve teaddüd-ü zevcat ve zikrul­lah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i di­ni­yenin muha­fazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sa­rih çok âyât-ı Kur’âniyeyi inkâr et­mek ve bütün İslâm müç­tehidlerini ve umum şeyhü­lislâm­ları suçlu yapmak..»r. (Şualar sh: 432)
«Sarahat-ı Kur’aniye te’vil kaldırmaz.(O.L. sh: 125)
, bil ki! Sen kendi felsefî aklınla nakli tevil edi­yor, belki de tah­rif ediyorsun. Öyledir, zira gururdan ve fel­sefiyatta tegal­guldan tefessüh etmiş olan aklın ona dar gelir.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 191, Tercüme: A. Badıllı)
, sair tarikatlar, mes­lek­ler gibi mağlûp olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri imana getirmesi, pek çok hâdisâtın şe­hade­tiyle, bu asırda bir mucize-i mâneviye-i Kur’âniye oldu­ğunu ispat eder. O dairenin hari­cinde, ekseri­yetle, bu memlekette, bu hususî ve cüz’î ve yal­nız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid’alara müsamaha suretinde ve te’vilât ile bir nevi tah­rifat içinde hizmet-i diniye tam olamaz diye, hâdisat bize kanaat vermiş.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 63)
«Hazret-i Ali radiyallahu anhü’nün Kaside-i Ercûze ve Celcelûtiyesindeki şiddetli alâkadarlığını murad et­tiği bir Varis-i Nebi ve Mukavvi-i Din ve Hâmil-i İsm-i Âzam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğu. Çünkü, bütün dünya meydandadır ve bütün nida­ları işitiyoruz ekse­riya hare­ketleri görüyoruz ki hak ve hakikatte ya­nılma­yan ve Kur’ân’ın hukukunu emrolunduğu gibi te­’­vilsiz muha­fazaya çalışan “Risale‑i Nur’dur” diye şek ve şüphesiz olarak Hazret-i Ali ra­diyallahu Anhü’nün muhatabı o ol­du­ğunu kat’i ispat eder.» (Lem’alar sh: 449)
«Hazret-i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesi­nin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbi­rine karış­masıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın ha­ber verdiği gibi sonra in­kişaf eden yetmiş üç fırka ef­kâ­rının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâ­disâtın zu­huru zamanında, Hazret-i Ali gibi hariku­lâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hür­metli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabil­sin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, “BenKur’ân’ın ten­zili için harb ettim. Sen de tevili için harb ede­ceksin.”[6]» (M: 99)
«Mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat der­ler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra ha­sen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükelle­fin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder.» «Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaatin mez­he­binde bir­şeyin şer’an çirkinliği, pisliği, nehy-i İlâhî se­bebiyledir.» (Mektubat sh: 39)
« Yahut, acaba akıllarına gü­ve­nen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize yeter” deyip sana ittibâdan istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana it­tibâı emreder. Çünkü bütün dedi­ğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.» (Sözler sh: 386)
« Veyahut, aklı hâkim yapan müte­hakkim Mutezile gibi, kendilerini Hâlıkın işlerine rakîb ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâli mes’ul tut­mak mı istiyor­lar? Sakın fü­tur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından birşey çık­maz. Sen de aldırma.» (Sözler sh: 387)
« Veyahut, gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîler gibi ve umur-u gaybiyeye dair tah­minlerini yakîn tahay­yül eden akılfuruşlar gibi, senin gaybî haberle­rini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyleyse, vahye mazhar resullerden başka kimseye açıl­ma­yan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olma­yan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat ala­rak yazıyorlar hülyasında bulu­nuyorlar. Böyle haddin­den hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfu­ruşların tekzipleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda se­nin hakikatle­rin onların hülyalarını zirüzeber edecek.» (Sözler sh: 388)
«Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tıl­sım-ı kâ­inatı fethedip ve hilkat‑i âlemin muammâ­sını açan beyanat-ı kev­niyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mü­himmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz da­lâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâ­ilin en kü­çüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur. ve safayı kalb ve tez­kiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatın­dan ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü “Sadakte” deyip o hakaikı kabul eder, Kur’ân’a “Bârekâllah” der.»
beyandan sonra(Sözler sh: 406)
«Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarına ve sün­ne­tin miza­nıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına iti­mad eden mutasavvıfî­nin kitaplarını teemmül eden, bu hük­mümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur’âniyenin cin­sinden ve Kur’ân’ın der­sinden aldık­ları halde—çünkü Kur’ân değiller—böyle nâkıs geli­yor.» (Sözler sh: 440)
«Bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî er­kân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin her­birisini kasten ve cidden ve sa­adet-i dâ­reyni temin eden bütün düsturları görür, gös­terir. Muvazenesini muhafaza edip, tenasü­bünü idame edip, o hakaikın heyet-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur’ân’ın bir i’câz‑ı mâ­nevîsi neş’et eder.
, Kur’ân’ın şakirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cilt olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yaz­dıkları halde, Mutezile gibi aklı nakle tercih ettik­leri için, Kur’ân’ın on âyeti kadar vuzuhla ifade ve ka­t’î ispat ve ciddî ikna ede­memişler. Adeta onlar, uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin niha­yetine kadar silsile-i esbabla gidip orada silsileyi keser, sonra âb-ı hayat hük­münde olan marifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü’l-Vücudu ispat eder­ler.
gibi, her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıt­tırır. Kur’ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre risalesinde ve sair Sözlerde şu hakikat fi­ilen ispat edilmiş ve göstermişiz.
a gidip, sün­net-i seniy­yeye ittibâ etmeyerek, meşhudatına itimad ederek yarı yol­dan dönen ve bir cemaatin riyasetine geçip bir fırka teşkil eden firak-ı dâllenin bütün imamları, ha­kaikın tenasübünü, mu­vazene­sini muha­faza edemediğin­dendir ki, böyle bid’aya, da­lâ­lete dü­şüp bir cemaat-i be­şeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün acz­leri, âyât-ı Kur’âniyenin i’câzını gösterir.»  «Bütün mucizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mucizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir ve o nisbetin zu­huruyla herbir kelimesi bir mu­cize olur. Çünkü, o vakit birtek kelime, bir çekirdek gibi, bir şecere-i hakaikı mânen tazammun edebilir. Hem mer­kez-i kalb gibi, hakikat-i uzmânın bü­tün âzâ­sına münasebettar olabilir. Hem bir ilm-i muhite ve nihayetsiz bir iradeye isti­nad ettiği için, huru­fuyla, heyetiyle, vaziyetiyle, mevki­iyle hadsiz eşyaya bakabi­lir. İşte, şu sırdandır ki, ulema-i ilm-i huruf, Kur’ân’ın bir harfinden bir sayfa kadar esrar bul­duklarını iddia ederler ve dâvâlarını o fennin ehline is­pat ediyorlar.» (Sözler sh: 443)
«İslâmiyetin dairesine Selef-i Sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin imti­sali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemaldir ve tekem­müldür. Yoksa, za­ruriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi ha­yat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i mad­diye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boy­nun­daki şer’î zinci­rini çıkarmaya vesiledir...
nı arziye ya­par, se­mâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâ­viyedir ve içtihadât-ı şer’iye dahi, onun ah­kâm-ı mesturesini iz­har ettiğin­den, semâviye­dirlerBirincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrı­dır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir icaba, icada me­dar değildir. İllet ise, vücuduna medardır...
 ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uh­reviyeye bakar ikinci derecede, âhirete vesile olmak do­layısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın na­zarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyleyse şe­riat namına iç­tihad edemez.» «Şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, he­vesîdir, felsefîdir semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, se­mâvat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâ­dâtına müdahale ve o Hâlıkın izn-i mâ­nevîsi ol­mazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.» (Sözler sh: 483)
«Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edeme­diği gibi, o kı­sım ehl-i keşif ve şuhud dahi rüyetlerini o halde iken kendileri ta­bir edemezler. Onları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet mu­hakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktık­ları zaman, kitap ve sünnetin ir­şa­dıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmiş­ler.» (Mektubat sh: 81)
«Şu meseleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhud, de­rece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şuhu­duna istinad eden bir kısım ehl‑i velâye­tin ihatasız keş­fiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikî­nin, şuhuda değil, Kur’ân’a ve vahye, gaybî fakat daha sâfi, iha­talı, doğru hakaik-i imaniyelerine dair ahkâm­larına yetişmez.
in desâtir-i kudsi­yeleri ve asfiya-i mu­hakkikînin kavânin-i had­siyeleridir.» (Mektubat sh: 83)
«Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalış­tığı bir za­manda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gu­rurun­dan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kal­bim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan se­râya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıble­nâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde bi­rer düğme hük­münde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok taz­yikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vazi­yette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vazi­yete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bü­tün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimi­yetle, tereddütlerden ve vesve­seler­den, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişe­lerden kurtulu­yordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakı­yordum, tazyi­kat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol ay­dın­laşıyor, selâ­metli yol görünüyor, yük hafifleşi­yor, tazyikat kalkı­yor gibi bir hâlet hissediyor­dum. İşte o za­manlarımda İmam‑ı Rabbanînin hük­münü bilmüşahede tasdik ettim.» (Lem’alar sh: 50)
 ve esaslar var­dır. Bunlara iman ve teslimiyet şart ve zaruridir. Aksi halde şerî’at daire­sinden çıkmak tehlikesi do­ğar. Teferruat sayılan hükümler ise bu esaslara ters düşe­mez.
 mecburî olduğundan bu esaslar sağlam bir İslâm birliğini tahakkuk ettirir.
de sözü geçerli olan şahıslar, bu gibi esasları ve bu esas­larda birleşmenin zaruret ve el­zemiye­tini tekraren be­yan ve telkin etmeleri icab eder.
nda ittifak etmeyi esas almalıdırlar. Çünkü başka meşru bir ittifak yolu yoktur.
 
ne yazdığı (Son İhtar) yazısında diyor ki:
«Zatınız, herkesten ziyade hizmetimize taraf­tar ve hara­retle himayetkâr olmak lâzım gelirken, ma­atte­es­süf, meçhul se­bep­lerle, aksimize tarafgirâne ve bize karşı soğukça rakîbane bak­tığı­nızdan, oğlunuzu bu köyde yer­leştirip ona dost-ahbap buldur­mak için çalıştı­nız. Neticesinde, burada öyle bir vaziyet hasıl olmuş ki, mahi­yetini düşündükçe senin bedeline ruhum titriyor. Çünkü, Es-sebebü ke’l-fâil kaidesince, bu vaziyetten ge­len günah­lardan, seyyi­attan siz mes’ulsünüz.
nı veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir heyetin vaziye­tine, ne nam verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübarekler Yurdu denilsin, ne de­nilirse denilsin, o mânâ değiş­mez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüt Mahfeli gibi isim ve ünvan­larla bulunan heyetler, başka şekillerde zararsız bir surette bulunabilirler...
 
(Barla Lâhikası sh: 196)
 
«Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın ha­rekâ­tına fiilen veya iltiza­men veya iltihaken taraftar olma­sıyla mâ­nen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebe­biyet ve­rir.» «Bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.» (Şualar sh: 202)
«Zulme rıza zulümdür taraftar olsa, zâlim olur.
âyetine maz­har olur.» (Kastamonu Lâhikası sh: 207)
«İKİNCİ NOKTA
âyet-i kerimesi ferma­nıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.» (Mektubat sh: 361)
«Küfre rıza küfür olduğu gibi dalâlete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalâlettir.» «Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderun­luğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi ve bir tek ha­seneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi ta­raftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseri­yetin hatâsına terettüp eden musibet-i âm­menin de­va­mına ve idamesine, belki teşdidine ka­der-i İlâhiyeye fetva verirler “Biz buna müstehakız” derler.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)
f düşen faaliyetlerde bu­lunanlarla beraberlik veya taraftarlık yapılamıyor.
 için, şer­’iatın yasak­ladığını yasak, serbest bıraktıklarını serbest görüp, ona göre hareket etmeyi­­ ifade eden “hürriyet-i şer­’iye” ile beraber, anar­şiye kapı açan menfî hareket­leri terketmeyi şart koşan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden ce­ma­atlerin iki şartla umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.
Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve âsâyişi muha­faza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet ver­meye çalış­mamak birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet olan cemiyet-i ulemâya havale etmektir.» indeki ih­tila­fın, usul-i şeri’ata ve şeri’atın temel kitablarına is­tinaden halledilmesini is­ter. Aksi halde meşru ittifa­kın sağ­lana­mıyacağını bildirir.
nın ehemmiyetli bir kısmını, Külliyatın hü­küm ifade eden beyanlarından sarih  olan­ların tesbitine ge­çiyoruz.
:
«İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.» (Lem’alar sh: 133)
«İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan iba­detin yal­nız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gös­terilse, o ibadet bâ­tıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.» (İşarat-ül İ’caz sh: 85)
Kur’an (2: 22) ayetinde geçen «  kelimesi...  iba­detin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve iba­de­tin mahzan vesile ol­mayıp maksud‑u bizzat oldu­ğuna ve ibadetin se­vap ve ikab için yapılmaması lüzu­muna işarettir.» (İşarat-ül İ’caz sh: 99)
 
Evet, «Gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın za­man, had­dini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap—fakat izin ve meşiet ve emri da­iresinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şeriatından öğrenirsin.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 82)
 
 
«On dördüncü asırda Kur’ân’dan iktibas edip, is­ti­kametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gös­te­recek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil edi­yor.
 çok uzaktır. Demek, şahsî isti­kamet değil. Öyleyse, o adamın teşebbü­süyle neş­redilen esrar-ı Kur’âniye, o asırda isti­kamette imtiyaz kesb ede­cek. O adam şahsen gayr-ı müsta­kim olduğu halde, müs­takimler içine ithali, o imtiyaza remzeder.»
Evet  «Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değ­mez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer mü­reccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetine izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola­rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesîri namına kabul etmek gü­zeldir ki, 
:
«Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esası olan ihlâs ve rıza-yı İlâhî cihetinde, Kur’ân-ı Hakîmin ders verdiği  ah­kâm ve hakaik-i kudsiyeye dair harekât ve a’mâl ondan sudur etse, lisan-ı hali mânen âyât-ı Kur’âniyeyi okusa, o vakit mânen âlem-i İslâmın herbir ferdinin vird-i zebânı olan
 duasında dahil olup  hissedar olur ve umumuyla uhuvvetkârâne alâkadar olur.» (Mektubat sh: 413)
«Faraza hubb-u cahı kalbinden çıkarmazsa, fa­kat ihlâsı ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmak ve hubb-u cahı hedef ittihaz et­memek şartıyla, bir nevi meşru makam-ı mâ­nevî, hem muhte­şem bir makam kazanır ki, o hubb-u cah damarını kemâliyle tat­min eder.» (Mektubat sh: 414)
«Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mü­him esası, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî şirkler­den halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda geze­mez.» (Mektubat sh: 450)
 
 
mühim bir esas olduğunu gösteri­yor­lar.» «Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şe­faatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir ta­rik-i haki­kat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kera­metli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudi­yet, ihlâs­tır.» (Lem’alar sh: 149)
«En kıymetli ve en lüzumlu esas, ih­lâs­tır.» (Lem’alar sh: 201)
«Risale-i Nur’un meslek-i esası, ihlâs-ı tam ve terk-i enâniyet...» (Şualar sh: 302)  
«Kendimizi satmak ve beğendirmek ve te­med­düh etmek ve hodfuruşluk etmek ise, Risale‑i Nur’un ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır.» (Şualar sh: 681)
«Mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en bü­yük esas, sebat ve metanettir.» «Mesleğimizin “hıllet” ve “ihlâs” ve “uhuvvet” esas­ları...» «Acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzi­bedar bir hodfuruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıttır ve münafidir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 195) 
«Mesleğimizin esası, âzamî ihlâs ve terk-i ena­niyet­tir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccah­tır. İnsanların maddî mânevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh-ü âmmeden, şöh­retten şiddetle kaçı­yorum” der. Ziyaretçi kabul etme­me­sinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek.» (Tarihçe-i Hayat sh: 699)
:
«Madem çok sevap istersin ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çı­kan mübarek kelime­lerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sâdıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşu­urun kulakla­rına gidip onları nurlandırsın, sana da se­vap kazandırsın.... Eğer rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır.» (Lem’alar sh: 152)
«A’mâl-i salihanın ruhu, esası, ihlâs oldu­ğunu derk etmiyor.» (Lem’alar sh: 157)
«Bizler imkân dairesinde bütün kuvvetimizle Lem’a-i İhlâsın düsturlarını ve hakikî ihlâsın sırrını mâ­beynimizde ve birbirimize karşı istimal etmek, vü­cup de­recesine gelmiş.» «Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı ha­se­nata ve ha­senatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, ha­lâs, an­cak ihlâs iledir «Duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tah­siline tah­sis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibade­tinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 225)
«Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir karde­şimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıy­mettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
ih­lâsla, onun tefevvukuyla if­tihar etti, telez­züz ey­ledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb et­tiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gös­teriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeş­lerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his bü­yük hizmet görecek.» (Barla Lâhikası sh: 125)
«Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, il­hâhıma karşı istinkâf ediyordu. “Niçin böyle yapıyor­sun?” derdim. “Hizmetimize maddî fayda girme­yip, fîsebîlil­lâh, ihlâslı olmak istiyoruz” derdi.» (Barla Lâhikası sh: 200)
«Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müf­ritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve se­bat ve müfritane ir­tibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)
«Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla gi­renlerin ka­zançları pek azîm ve küllîdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 94)
«Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, tak­vâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerek­tir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 96)
«Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli ma­razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla­rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakird­leri muka­vemet edebilir. Öyleyse, her­şeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acip hastalığın tesirin­den kurtulsun.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)
«Madem mesleğimiz âzamî ihlâstır değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek âzamî ihlâsın ikti­zasıdır.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 246) »
İkinci hizmet safhası: Hazret-i Üstad,«Van’da in­zi­vada iken garba nefyedilip Isparta’nın Barla nahi­yesinde ika­mete me­mur edildiği zamandan başlar ki, Risale-i Nur’un zuhuru ve inti­şarıdır. Âzamî ihlâs, âzamî fedakârlık, âzamî sadakat, meta­net ve dikkat ve iktisat içinde Risale-i Nur’la giriştiği hizmet-i imaniye ve mâ­nevî cihad-ı diniye­dir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 27)
«Evet, Molla Said’in istikbalde Risale-i Nur’la gö­receği hizmet-i imaniyeyi kemâl-i ihlâsla ifası ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için “Uhrevî hizmetin mu­kabilinde hiç bir şey talep etme­mek” olan kudsî düsturun icmâlî bir fihris­tesi, daha küçük yaşında iken rahmet-i İlâhiye tarafından ru­hunda yerleştirilmişti.» (Tarihçe-i Hayat sh: 31)
«Haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice ver­diğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve te­sanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebi­lir. Ve on adamın ha­kikî ihlâs ve tesa­nüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı ta­rihiye bize haber veriyor.» «Sual: Herşeyden evvel bize lazım nedir? tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çı­karıp
(Münazarat sh: 64)
:
«Hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küs­meli veya o dünyaya küsmeli—tâ, ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.» (Lem’alar sh: 42), tevfik-i İlâhînin bir se­bebi ve diya­netteki izzetin bir medarı olduğunu düşün­mekle,
«İktisat ise, kanaati intaç eder. ... Kanaat vası­ta­sıyla in­sanlardan istiğnâ etmek cihetinde, tevec­cühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.» (Lem’alar sh: 146) sahibinin, başkasının mesle­ğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, “Mesleğim haktır
«İşte bu müthiş marazın merhemi, ilâcı, ih­lâs­tır. Yani, hakperestliği nefisperestliğe tercih etmekle ve hakkın ha­tırı, nefsin ve enâniyetin hatı­rına galip gelmekle, , hangi meş­repte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak ola­cak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu dü­şünüp it­tifak ede­rek,
«Vahîm neticeleri görmemenin yegâne çaresi, Dokuz Emirdir. ki, yani, kendi mesleği­nin muhabbetiyle hareket etmek. Başka meslek­lerin adâ­veti ve başka­larının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müda­hale etmesin, onlarla meşgul olmasın.
Müsbet hareket etmektir
daire-i İslâmiyet içinde
haklı her meslek,” yahut “daha gü­zeldir” diyebilir. Yoksa, başkası­nın mesle­ğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel be­nim meşrebim­dir” diyemez olan insaf düsturunu reh­ber etmek,
ehl-i hakla ittifak
ehl-i hak, o müthiş şahs-ı mânevî-i da­lâ­lete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,
hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,
Nefsini ve enâniyetini,
izzetini,
rekabetkârâne hissiyatını terk et­mekle ihlâsı kazanır, vazifesini hak­kıyla ifa eder.«Tarîk-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek ve ar­kalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bı­rakmak ve o hak yolunda kim olursa ol­sun kendinden daha iyi olduğunun ih­timaliyle enâni­yetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak ..... tâbi­iyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete ter­cih etmekle o marazdan kurtu­lur ve ihlâsı kaza­nır (Lem’alar sh: 153)
«O ehl-i hakkın kafilesine fedakârâne, sami­mâne ilti­hak etmektir, şahsiyetini unutmakla riyâ ve ta­sannudan kurtulup ihlâsı elde etmektir.» (Lem’alar sh: 154)
«İnsaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin ha­tırını kırıyor. » (Lem’alar sh: 158)
«İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mâni­leri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz ol­sun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlâhî ol­malı.....
İKİNCİ DÜSTURUNUZ:Bu hizmet-i Kur’âniyede bulu­nan kardeşlerinizi tenkid etme­mek ve onların üstünde fazilet­furuşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.» (Lem’alar sh: 160)
«ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuv­ve­ti­nizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ih­lâstadır. (Lem’alar sh: 161)
«DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin mezi­yetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasav­vur edip, onla­rın şerefleriyle şâkirâne iftihar et­mektir... Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, bir­birinde fâni ol­maktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unu­tup, kar­deşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşa­mak­tır.» (Lem’alar sh: 162)
«İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedele­yen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, ri­yâdan nefret veren ve ihlâsı ka­zandıran, ra­bıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâ­haza edip, nefsin desiselerinden kurtul­mak­tır..... Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalma­dan, bu kısa ömür ağa­cının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsı­nın mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse as­rının ölümünü de görür daha bir parça öbür tarafa gitse dün­yanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.» «O kader-i İlâhî, o ehl-i marifet adamın dost­luk ümit et­tiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yü­zün­den ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazan­sın.» «Kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçi­le­rin hür­met ve hüsn-ü zanları içinde, ben bilmeyerek, nef­sim müftehirâne, güya müteşekkirâne perdesi al­tında ri­yâkârâne bir enâniyet vazi­ye­tini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassasiyetle ve hattâ riyâkârlı­ğın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenâb-ı Hakka şükrediyorum ki, bunla­rın zulmü bana bir vasıta-i ihlâs oldu.» (Lem’alar sh: 175)
«Risale-i Nur şakirdlerinde sırr-ı ihlâsın ne derece yük­sek bir terk-i enaniyet ve hazz‑ı nefsî­den teberri et­mek gibi, ihlâsın en yüksek seci­yeleri Risale-i Nur şakird­lerinde tezahür ediyor.» «Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, hizmet-i imani­yeyi herşeyin fevkinde görür kutbiyet de ve­rilse ihlâs için hiz­metkârlığı tercih eder» (Kastamonu Lâhikası sh: 251)
«Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şe­refe ve maddî ve mânevî rütbelere vesile olabi­len şeylerden beni men edi­yor.... hâlis bir hâdim ola­rak, hakikat-i ihlâs ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imani­yeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle bin­ler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyo­rum.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 75)
«Dünyada muvakkat zevkler, kerametler tam nefsini mağlûp etmeyen insanlara bir maksat olup, uh­revî ameline bir se­bep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevî maksatlar, zevkler aranılmaz ara­nılsa, sırr-ı ihlâsı bo­zar.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 86)
«Dine, imana hizmeti ve Risale-i Nur’u değil dünya siya­setine, belki kemâlât-ı mâneviyeye ve maka­mat-ı âliyeye âlet ede­mediğim gibi, herkesin hoş gör­düğü saadet-i uhreviye ve Cehennemden kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rıza-yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet etmemek bu za­manda Nurun hakikî kuv­veti olan sırr-ı ihlâs-ı ha­kikîyi mu­ha­faza etmeye beni mecbur etmiş.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 152)
«“Benim vazifem hizmet-i imaniyedir mu­vaf­fak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesi­dir” deyip ihlâs ile hare­ket etmeyi «Bu zamanın bir hastalığı daha var o da ben­lik, enani­yet, hodfuruşluk, hayatını güzelce me­deniyet fan­taziye­siyle geçirmek iştihası, tiryaki­lik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan al­dığı dersin en birinci esası benlik, enaniyet, hodfuruş­luğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlâs-ı hakikî ile ima­nın kurtarılmasına hizmet edilsin.(Emirdağ Lâhikası-ll sh: 245)
:
«Eğer asılsız ve riyaya sebep ve ihlâsı kıra­cak bir şöh­ret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda boz­mak murad ise, onlara rahmet! Çünkü te­veccüh-ü âmmeye maz­har olmak ve halkla­rın nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara za­rardır zannede­rim.» «Ben onlara müracaat ve dehalet ettikçe âdil olan kader-i İlâhî, beni onların zalim eliyle tâzip ede­cek­tir. Çünkü onlar diya­nete merbutiyetimden beni sı­kıyor­lar kader ise, benim diya­nette ve ihlâsta noksa­niyetim var, ara sıra ehl-i dünyaya riya­kârlık­larımdan için beni sıkı­yor. (Mektubat sh: 74)
«Keşf ü keramet, ezvak u envar veril­diği vakit, bir iltifât-ı İlâhî nev’inden kabul edip setrine çalışıyor­lar. Fahre değil, belki şükre, ubudiyete daha ziyade giri­yorlar. Çokları o ahvâlin isti­tar ve inkıtâını istemişler, tâ ki amellerindeki ihlâs ze­delenmesin. Evet, makbul bir insan hakkında en mü­him bir ihsan-ı İlâhî, ihsanını ona ihsas etmemektir—tâ ni­yazdan naza ve şü­kürden fahre girme­sin.
İşte bu hakikate binaendir ki, velâyeti ve tari­kati isteyen­ler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı olan ez­vak ve kerâmâtı ister­lerse ve onlara mütevec­cih ise ve onlardan hoşlansa, bâki, uhrevî meyve­leri fâni dünyada, fâni bir su­rette yemek kabilinden ol­makla beraber, velâyetin mayası olan ihlâsı kaybedip velâye­tin kaçmasına meydan açar.» (Mektubat sh: 451)
«Hakaik-i Kur’âniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temellük, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikat­lerinin meâli benden uzaklaşıyor tar­zında bulunarak bana yabanî görünüyor, yabanî kalı­yordu. Cenâb-ı Haktan niyaz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsan et­sin, ehl-i dünyaya tasannu ve riyâdan kurtarsın.» «Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı is­ter. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. » (Lem’alar sh: 146)
«Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki veri­lir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybe­der, riyâya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh‑ü nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâs­sız­lık yüzünden ge­len bir itab ve bir mücazattır. » (Lem’alar sh: 149)
«Hizmet-i diniyenin mukabilinde dün­yada bir­şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini te­min etsin. Hem zekâta da müstehak­tırlar. Fakat bu iste­nilmez, belki verilir. Verildiği vakit de “Hizmetimin üc­retidir” denilmez.» «“Şakirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şakirdlerim bulunmuyor?” diye, enâniyeti oradan fır­sat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha temayül etti­rir, ihlâsı kaçırır, riyâ kapısını açar.
İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş ma­raz-ı ru­hanînin ilâcı şudur ki: Cenâb-ı Hakkın rı­zası ihlâs ile kaza­nılır kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyetle değildir.» «Enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uh­reviye de zede­lenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edil­mez.»«Galebe neticesinde ehl-i hak zillete ve mah­kû­miyete ve tasannua ve riyâya düşüp ihlâsı kay­beder. O nâmert, him­metsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeye mecbur olur.» (Lem’alar sh: 155)
«Bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz­’iyenin ha­tırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hiz­metteki umum kardeşle­rimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.» (Lem’alar sh: 160)
«İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok es­bab­dan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.
Menfaat-i maddiye cihetinden gelen reka­bet, yavaş yavaş ihlâsı kırar..... sadaka ve he­diye gibi maddî men­fa­atlerle yardım edip hürmet et­mişler. Fakat bu muavenet ve men­faat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kal­makla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ih­lâsı zede­lenir. » (Lem’alar sh: 164)
«İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöh­retpe­restlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi al­tında te­veccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşa­mak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir ma­raz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen ri­yâkâr­lığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı ze­deler.» (Lem’alar sh: 165)
«Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksülâ­melle is­tiskali celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlâsı kaybe­der, riyâyı karıştırır.» (Lem’alar sh: 275) 
«“Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip, Kürdistana ve vilâyât-ı şarkiyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etme­din?....   Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşı­yan Risale-i Nur mey­dana gelmezdi. » 
«Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli ce­reyan­lar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliye­tini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareke­tini kendi hesabına alacak, dünyevî maksa­dına âlet edecek, o hiz­metin kudsiyetini bozacak.» (Şualar sh: 362)
«Mahdud birkaç arkadaşına bedel çok diplo­mat­ları kendisine taraftar kazanmak için ze­min hazır iken ve hükûme­tin nazarını ken­dine celb etmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara ka­pıl­mayı­nız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız” dediği... » (Şualar sh: 374)
«Siyasetten ve siyasî mânâsını işmam eden maddî ve mânevî mertebelerden ihlâs sırrıyla bütün kuvvetiyle ka­çan...» (Şualar sh: 388)
«Ben, değil dünyevî makamatı ve şan ve şe­refi şahsıma kazandırmak, belki mânevî büyük ma­ka­mat fa­raza bana ve­rilse de, fakat hizmetteki ih­lâsıma nefsimin hissesi ka­rışmak ihtimaline binaen korkarak o makamatı da hizmetime feda et­meye karar verdiğim ve fiilen de öy­lece hareket... » «İbadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ih­lâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünceyle ame­lini adem-i ih­lâsla ibtal eder. » (Mesnevî-i Nuriye sh: 227)
«Çok rica ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabul edemedim. Adem-i kabulün esbabı çoktur. En mühim bir se­bep, benim kardeşlerim ve talebele­rimle olan münasebetin sami­miyetini ve ihlâsı zede­leme­mek­tir.» «Hakaik-i diniyenin fevâid-i dünyeviyesi, yal­nız müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derece­sine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebep o fayda olsa, o ameli ibtal eder lâ­akal ihlâsı kırılır, sevabı kaçar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 110)
«A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyve­leri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyve­leri bu dünyaya çek­mek ve bu dünyada onları iste­mek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir. O amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.» «Risale-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerine siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibadet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksat­lar onunla kasten istenilmez. İstenilse, ihlâs kırı­lır.... Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar, o ibadeti kısmen iptal eder. » (Kastamonu Lâhikası sh: 262)
«Benim iaşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeni­den benim için bir hane—mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda—yaptırmak için emir gelmiş. Halbuki elli-altmış senelik bir düstur-u hayatım bunu kabul etme­mek iktiza eder..... Eğer kabul etsem, yetmiş senelik ha­yatım gücenecek ve bu zamandan haber ve­rip tama’ ve maaş yüzünden bid’alara giren ve ih­lâsı kaybeden âlim­leri tokatlayan İmam-ı Ali Radıyallahu Anh dahi benden küsecek ihtimali var ve Risale-i Nur’un hakiki ve sâfi olan ihlâsı beni de ihlâs­sızlıkla itham etmek ciheti var. » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 24)
«Neden, ne dahilde, ne hariçte bulunan cere­yan­lara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peydâ etmiyor­sun? Ve Risale-i Nur ve şakird­lerini mümkün ol­duğu kadar o ce­reyanlara temastan men ediyorsun? Halbuki, eğer temas etsen ve alâ­kadar olsan, birden bin­ler adam Risale-i Nur da­iresine girip, parlak hakikatle­rini neşrede­ceklerdi hem bu kadar sebepsiz sıkıntılara hedef olma­yacaktın.
Elcevap: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehem­mi­yetli sebebi: Mesleğimizin esası olan ihlâs bizi men edi­yor. Çünkü, bu gaflet zamanında, hususan ta­rafgirâne mefkûreler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dün­yevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. » «Kendimizi satmak ve beğendirmek ve temed­düh etmek, hodfuruşluk etmek ise, Risale-i Nur’un ehemmi­yetli bir esası olan ih­lâs sır­rını bozmaktır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 52)
«Tekellüfe ve kıymetten ziyade kendimi gös­termeye ve zi­yade hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görün­mek için ken­dimi makam sahibi göster­mek ve sırr-ı ih­lâsa tam münâfi kendini büyük göstermek ve vakar per­desi altında benliğin zararlı ve fâni zevkini aramak» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 201)
«Faraza velâyet olsa da, bilerek, isteyerek ma­kam yapmak tarzında, velâyetin mahiyetin­deki ihlâs ve mah­viyete münafidir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi iz­har ve dâvâ edemezler onlara kıyas edil­mez. » «Sırr‑ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya bina edilen hizmet-i imaniye ile şahsî makam-ı mâ­neviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâ­zımdır ki, hakikî ihlâsın sırrı bozul­masın. » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 244)
«Tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, ha­ki­kati değiş­tirir.(Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
«Kendim sadaka ve yardımları kabul etmedi­ğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbi­semi ve lüzumlu eşyamı satıp o parayla kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale-i Nurun ihlâsına dünya menfaat­leri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ib­ret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
«İman dersi için gelenlere tarafgirlik naza­rıyla bakılmaz. Dost düşman, derste farketmez. Halbuki si­ya­set tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırı­lır. Onun içindir ki, Nurcular em­salsiz işkence­lere ve sıkıntılara ta­hammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etme­diler. Siyaset to­puzuna el atmadılar.» «Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsi­yeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye vesile yap­mamak için, o makbul âdete ve o zararsız seci­yeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip elini insanlara açmamak hâleti ve­rilmişti ki, Risale-i Nur’un hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i mânevî hissediyor­dum ki, gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağ­lûbiyeti bu ihtiyaçtan ge­lecektir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 74)
«Mahkemelerce Nurun serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, hariç âlem-i İslâmda Nurların ha­kikî ihlâ­sına böyle bir şüphe gelecekti ki, ya Nurcular riyakârlığa mecbur olmuş­lar veyahut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyor­lar, zaaf gösteriyorlar diye...»«O gelecek zatın ismini vermek, üç vazi­fesi bir­den hatıra geliyor yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olma­yan Nur’daki ihlâs zedelenir.» (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî sh:10)
 
 ihlas, em­re­dil­diği gibi yapmak ise sadakattır. Sadakatın biri ma­nevî, di­ğeri fiilî olarak iki ciheti vardır. Kişinin bağ­landığı davaya ciddi ve kalbî samimi­yeti, sa­dakatın manevî ci­he­tidir. Bu manevî bağlılığın fiilî te­za­hürü ise; bağlandığı şeyin icablarını harfiyyen ve ta­sarruf et­me­den yerine ge­tirmek ve fi­ilen sadakatını isbat etmeye çalışmak­tır.»
Evet bu fiilî sadakata bakan  ve sadece kalb temiz­liğine gü­venenleri ikaz eden şu beyan, cidden dikkate alınmalıdır. Şöyle ki:
«O biçareler, “Kalbimiz Üstadla beraberdir” fik­riyle kendi­lerini tehlikesiz zannederler. Halbuki, ehl-i il­hâdın cere­yanına kuvvet veren ve pro­pa­gandalarına ka­pılan, belki bilmeyerek hafiye­likte istimal edilmek tehli­kesi bulunan bir adamın “Kalbim sâfidir, Üstadımın mes­leğine sâdıktır” demesi bu misale benzer ki: Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor, hades vuku buluyor. Ona “Namazın bozuldu” denildiği va­kit, o diyor: “Neden na­mazım bozulsun? Kalbim sâfidir.” (Mektubat sh: 412)
 
«Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin meslek ve meşrebine dair Kur’andan ders aldığı çok mu­azzam bazı haki­katleri, hizmet-i imani­yede bulunan Nur Şakirdleri için daima ta­ze­lenen bir dersimiz ve her vakit temessük edeceğimiz de­ğiş­mez düsturumuz, maddî-ma­nevî her türlü engel­ler karşısında muvaffakiyete, rıza-yı İlahîye îsal edici en ehemmiyetli rehberi­miz...» (Hizmet Rehberi sh: 5) diyerek eser­deki düsturlar nazara verili­yor. Yazının deva­mında ise:
«Üstad Bediüzzaman’ın  azamî ihlas, azamî sada­kat ve azamî  fedakârlık manasını ihtiva eden, gösteren ve işaret eden mesleğini nazara vermek lâzım gelmektedir. Ta ki, hizmet-i Nuriyede buluna­cak Kur’an Şakirdleri kı­yamete kadar bu düstur­lar müvacehesinde hareket etsin­ler. Muvaffakiyetin ve rıza-yı İlahîye nailiyetin, ancak bu suretle mümkün olacağına kat’i kanaat getirsinler.»
 
«Risale-i Nur hizmetinde tecelli eden rıza-yı İlahî ve tevfik nurlarının tevali ve devam etmesi için herhalde  Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın takib ettiği meslek ve meşrebi, yarım asra yak­laşan uzun bir hizmet devresinde muhtelif hâdiseler, şiddetli tazyi­kat ve hücumlar karşı­sında maddî ve manevî engeller içe­ri­sinde takındığı tavır, niyaz ve yaşadığı halet-i ruhiye ve gösterdiği azim ve sa­dakat gibi ahvali olan “sıddıkiyet mesleğidir” ki Nur Talebeleri için ehemmiyetle bi­linmek, anlaşılmak  ve ya­şanmak îcab eder.»
«Dersimizi hakaik-ı Kur’aniye ve envar-ı ima­niye hazinesi olan Risale-i Nur’dan aldığımız gibi, bir­birimizle manevî münase­bet, alâka, uhuvvet ve mu­habbet düstur­larımızı da hep o Risale-i Nur’dan ders alacağız. Evet bu zamanda, bu dehşetli ve cihanşü­mul hâdiseler hengâ­mında Kur’an Şakirdleri cüz’î ve küllî, ferdî ve içtimaî bütün ders ve ikazlarını Risale-i Nur’la tahsil edecek­lerdir.» «Risale-i Nur’daki hakaik, nasılki doğrudan doğ­ruya feyz-i Kur’andan mülhem hakaik-ı imaniyedir, za­man ve zemine göre değişmez ebedî hakikatlardır. O kudsî hakaikın ders ve tali­minde, neşir ve ilâ­natında da hizmete taalluk eden irşad, ikaz, teşvik ve tergibi ta­zammun eden şu gelecek me­s’ele­ler de herhalde değiş­mez dersler ve esa­sat­tır ki, Nur Talebeleri hayatın ve hizmetin muhtelif saha ve safhala­rında onlardan istifade edrler, müşkilatlarını giderir­ler.» (Hizmet Rehberi sh: 9) ha­linde duadan mahrum kalmamaları için duada sâdıkîn ke­limesinin kaldırı­labile­ceğine cevaz veren mektubunda Üstad Bediüzzaman diyor ki:
«Ben, birkaç gündür bir duamı değiştirdim. Şimdiye kadar bazen yüz defa tekrarla veya  gibi dualarda  cümlesinden  kelimesini kaldırdım—tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sıkıntının ver­diği evham ve me’yusiyet cihetiyle zâhirî inkâr ve çe­kin­mekle azimet ve sadakate muha­lif hareket eden kar­deşleri­miz o dualardan mahrum kalmasınlar.» (Şualar sh: 328)
«Kardeşlerim! Herhalde bu kadar sıkıntı ve za­rarı çeken zayıf bir kısım aile sahipleri, bir derece Risale-i Nur’dan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahli­yeden sonra de­ğişmek ih­timaline binaen derim: Bu derece kıymet­tar bir mala bu maddî ve mânevî fiyat veren ve bu azabı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale-i Nur’un eczalarını ve alâkadarlarını ve bizi mu­hafaza ve yardım ve hizmeti birden bıraksa, hem ona, hem bizlere lüzumsuz bir zarar­dır. Onun için, ihtiyatla beraber, sada­katı ve irtibatı ve hiz­meti değiştir­memek lâzımdır.» (Şualar sh: 342)
«Böyle ihlâslı sadakat, liveçhillâh uhuvvet ve fi­se­bîlillâh muavenet, ancak âlî-himmet sıddîkînlerde bu­lunur. » (Kastamonu Lâhikası sh: 20)
«Dört senedir Üstadın çarşı işinde hizmet eden bir zat, bir­den sadakati bırakıp mesleğini de­ğiş­tirdi. Birden şefkat­siz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 51)
«Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müf­ritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sa­dakat ve sebat ve müfri­tane irtibat ve ihlâs lâ­zımdır. Onda terakki etmeliyiz. » «Yirmi senedenberi tahribkârâne eşedd-i zu­lüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, on­dan, belki de yirmiden bi­risine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve meta­net ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzım­dır, yoksa akîm kalır, zarar verir.» Risale-i Nurun şirket-i uhreviyesinden istifade ede­bilmek için gereken şartlardan birisi de sadakattır. Şöyle ki:
«Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve iç­tinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubu­di­yete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçır­mamak için, takvâda, ihlâsta, sada­katte çalışmak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 96)
 
«Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli ma­razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla­rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebat­kâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakird­leri muka­vemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam iti­madla ona yapışmak lâ­zım ki, o acib hastalığın tesirinden kurtulsun.» (K. Lâhikası sh: 105)
«Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şakird­lerine kazandırdığı tam ve hâlis bir sada­kat ister.... iştirak-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şakir­dine, herbir günde binler hâlis li­sanlarla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâha­tin işledikleri a’mâl-i salihanın misil sevaplarını ka­zandırıp, herbir hakikî sâ­dık ve sebat­kâr şakir­dini amelce binler adam hükmüne getirdiğine delil, kerametkârâne ve takdirkârâne İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün üç ihbarı ve keramet-i gaybiye ve Gavs-ı Âzamdaki (k.s.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne be­şareti ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın kuvvetli işare­tiyle o hâlis şakirdler, ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet ola­cakla­rına müjdesi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir ka­zanç, öyle bir fiyat ister.» (Kastamonu Lâhikası sh: 122) ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat
«Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangı­nında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve is­tira­hat-ı ruhunu mu­hafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en zi­yade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur’un dairesine sada­katle girenlerdir.» (K. Lâhikası sh: 123)
«Cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale-i Nur dairesine biri bi­risini getirdi. Onlara dedim ki:“Bu dairenin verdiği büyük ne­ticelere muka­bil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet is­ter. Isparta kahramanlarının gösterdikleri harikalar ve cihan-pe­sendâne hidemât-ı Nuriyenin esası, harika sadakatleri ve fevka­lâde metanetleridir. Bu metane­tin birinci sebebi, kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesaret-i fıtriyedir.”
mer­dâne ve fe­dakârâne cesaret ve me­tanet gös­terip sadakatinizi muha­faza edersiniz” » (Kastamonu Lâhikası sh: 144)
«Ben dahi, iman ve sadakat şartıyla, Risale-i Nur tale­be­lerini bütün dualarıma ve manevî ka­zanç­larıma, yirmi dört sa­atte, iştirak-i a’mâl-i uhreviye düs­turuyla, ba­zan yüz defadan zi­yade “Risale-i Nur tale­be­leri” ünvanıyla hissedar ediyorum.» (Kastamonu Lâhikası sh: 149)
«Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur da­iresine gi­ren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 263)
«En eski şakirdlerden olan Kâtip Osman ve Halil İbrahim, hiç sarsılmadan, değişmeden, sada­katlerinde de­mir gibi de­vam edip çoklara da hüsn-ü misal oluyor­lar.» «Hulûsi, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir za­mandan beri mâbeynlerinde olan samimane dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebat ettiği gibi, onların Risale-i Nur’a karşı alâka ve irtibat ve sada­kat­leri, aynen mâ­beynlerindeki hâlisâne münasebet­leri gibi hem devam ediyor, hem metanet kesb ediyor, ârı­zalarla sarsıl­mıyor.» «Benden ziyade Risale-i Nur ve şakirdlerini hi­maye ve muhafaza etmek ve ehl-i siyasetin ve beni ze­hir­leyen düşmanları­mın desiselerinden kurtarmak için gayet derecede bir ihtiyat, tam bir sadakat ve be­nim yerimde tam bir dikkatle mükellefsiniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler mâsum şakirdlere ve şimdi parla­yan şerefinize dokunacak.» (E.Lâhikası-l sh: 144)
«Tahirî’nin, Denizli hapsinde, unutulmaz hâ­li­sane hiz­me­tiyle ve Nurlara sarsılmaz sadakatiyle ve yanılmaz zekâ­ve­tiyle ve çekilmez bahadırlığıyla da­ire-i Nurda ehemmiyetli ma­kamı için, bütün bu defaki mektubunu Lâhikaya geçirdik. »
«O zat, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri ken­dine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazi­fenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yal­nız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kı­sım şakirdlerdir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 266)
«Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebe­min kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve on­lara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve se­batla çalışmala­rını tavsiye ederim.» (E. Lâhikası-ll sh: 81)
«O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik et­mektedir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuv­vetli itikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve ha­kimiyet lâ­zım..» (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî sh: 9)
«İkincisi: Van’da inzivada iken garba nefyedi­lip Isparta’nın Barla nahiyesinde ikamete memur edil­diği za­mandan başlar ki, Risale-i Nur’un zuhuru ve inti­şarıdır. Âzamî ihlâs, âzamî fedakârlık, âzamî sa­da­kat, metanet ve dikkat ve iktisat içinde Risale-i Nur’la giriştiği hizmet-i imaniye ve mânevî cihad-ı diniye­dir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 27)
SADAKAT’IN TAM OLABİLMESİ İÇİN ÂZAMÎ FEDAKÂRLIK GEREKİR
 
«Evet, kardeşlerim, bu zamanda öyle dehşetli ce­reyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde had­siz bir metanet ve iti­dal-i dem ve nihayetsiz bir fe­dakârlık taşımak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 197)
«Nur şakirdlerinden çokları hem malını, hem isti­ra­ha­tini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde feda ediyorlar. Sen, ey nefsim neden feda­kârlıkta en geri kalmak ister­sin?» «Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i mad­diyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kana­atle ve fakirü’l-hal olmalarıyla be­raber, sabır ve in­sanlardan is­tiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakâr­lıkla ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâ­lete karşı mağlûp olma­mak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakma­mak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hiz­met-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etme­mek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye fay­dalarından çeki­niyorlar(Emirdağ Lâhikası-ll sh: 170)
«Üstadın hayatı, küllî hizmeti noktasından top­luca iki bü­yük safha arz etmektedir...
İkincisi: Van’da inzivada iken garba nefyedilip Isparta’nın Barla nahiyesinde ikamete memur edildiği za­mandan başlar ki, Risale-i Nur’un zuhuru ve intişa­rı­dır. Âzamî ihlâs, âzamî feda­kârlık, âzamî sadakat, metanet ve dikkat ve iktisat içinde Risale-i Nur’la giriş­tiği hizmet-i imaniye ve mânevî cihad-ı di­niyedir.» (T. H. s: 27)
«Bu dehşetli dinsizlik komiteleri öyle dehşetli hü­cumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için âzamî fe­dakârlık yapmak ve harekât-ı dîniyesini rızâ-i İlâhîden başka hiç bir şeye âlet yapma­mak lâzım geli­yordu.» (Hanımlar Rehberi sh: 26)
«Din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî feda­kârlık ve âzamî sebat ve metanet ve herşeyden is­tiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i se­niyye olan evlenmek âdetini terk ettim ki, tâ çok ha­ram­lara girmeyeyim. Ve çok vacipleri ve farzları yapa­bileyim.» (Hanımlar Rehberi sh: 27)
«Çok bîçarelerin saadet-i bâkıyeleri için ve da­lâ­lete düş­memeleri ve îmânlarını takviye edip kurtar­ma­ları için ve hakikat-ı Kur’âniye ve îmâniyeye tam hiz­met et­mek ve hariçten gelen, da­hilde çıkan dinsizlere karşı da­yanmak için, zail ve fânî dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil belki haki­kat-ı sünnete mutabakattır. Ve Sıddîk-ı Ekber’in: “Cehennemde vücu­dum büyüsün, tâ ehl-i îmâna yer bu­lunmasın” diye feda­kârlıkta âzamî sadakatın bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçare Said bü­tün ömründe tecerrüdü, istiğnayı ihtiyar et­miş.» (Hanımlar Rehberi sh: 29)
«Bediüzzaman, Kur’ân, imân, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını fedâ etmiş dünyevî, şahsî servet­ler edinmemiş, zühd ve takvâ ve ri­yâzet, iktisad ve kanaatla ömür geçirerek dünya ile alâ­kasını kesmiştir.» «Amansız din düşmanlarının plânlarıyla mah­ke­melere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müda­fa­aları ve bu talebele­rin İslâmiyete hizmetleri esna­sında, gizli İslâmiyet düşmanı, in­safsız, cebbar zâlimle­rin en­trikala­riyle maruz kaldıkları işkence­lerden yıl­mamak, şahıslarını düşünmeden, yani, şahsî re­fah­larını İslâmın refah ve sa­adeti için fedâ ede­rek, sıddıkı­yetle se­bat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri, âşikâr bir delil teşkil etmekte­dir.» (Sözler sh: 766)
«“Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun. Dünyayı başı­mıza ateş yapsanız, haki­kat-i Kur’âniyeye feda olan başlar, zındı­kaya teslim-i si­lâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşa­al­lah!”» «Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bu­lunsa, hergün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçe­mem.» (Şualar sh: 351)
«Mülhidleri kat’î bir surette iskât etmek, bil­fiil, maddeten öyle fedakârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgale­leri, belki büyük zararları on­ların hakaik-i ima­niye ihti­yaçla­rını sustur­mu­yor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 230)
«Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör his­si­yat bulun­duğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve din­lemiyor ki on­larla ıslah olsun ve kusurunu anla­sın. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin. Ve Risale-i Nur’un er­kânları gibi, herşeyini, enaniye­tini bıraksın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 233)
«Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı ola­rak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: “Biz, değil böyle cüz’î hu­ku­kumuzu, belki hayatımızı ve haysi­yetimizi ve dünyevî saadeti­mizi Risale-i Nur’un en kuv­vetli rabıtası olan tesanüde feda et­meye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dün­yaya, enaniyete ait her­şeyi feda etmek vazifemiz­dir” deyip nefsinizi susturu­nuz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 234)
«Münafıkların mezkûr plânlarının inadına, rağ­mına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur’a vak­fediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedaisi olmak zama­nıdır.”» (Tarihçe-i Hayat sh: 691)
 
 
 
 
  «Mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en bü­yük esas, sebat ve metanettir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 248)
ni kazanmak yolu:
«Meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umur­lara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değme­yen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuv­vetli his böyle şeyler için veril­memiş onu onlara sarf et­mek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lü­zumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhrevi­yeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli se­bata inkılâp eder.» (Mektubat sh: 33)
«“Acaba, Risale-i Nur şakirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu feragat ve fedakârlığın ve bu derece sebat ve sadakatın sebebi nedir?” diye bir sual soru­lursa, bu sualin cevabı muhakkak ki şu olacaktır: Risale-i Nur’daki cerh edilmez yüksek hakikatler, iman hizme­tinin yalnız ve yalnız rızâ-yı İlâhî için yapılması ve Bediüzzaman Hazretlerinin âzamî ihlâsıdır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 166)
 
«Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri va­kit inkisar-ı hayale uğrarlar, belki hizmette fütura dü­şerler. Gerçi umur-u uh­reviyede hırs ve kanaatsizlik bir cihette makbuldür. Fakat mesle­ğimizde ve hizmeti­mizde, bazı ârızalarla, inkisar-ı hayal cihetiyle, şükür yerine, meyusi­yetle şekvâ etmeye sebep olur belki de hizmet­ten vazge­çer. Onun için, mesleğimizde kanaat, daima şükrü ve me­taneti ve sebatı netice verdiği için, ihlâs daire­sinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gös­terdiğimiz halde, neticele­rine ve seme­ratına karşı kana­atle mükellefiz.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 90)
«Sizin faaliyetiniz ve sebatkârâne çalışma­nız, Risale-i Nur dairesinin zembereği hükmünde biz­leri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allah sizden ebeden razı olsun. Bin âmin, âmin.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)
«Risale-i Nur Külliyatının mazhar olduğu İlâhî fü­tuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahra­manlığının şaheser misali ve harikulâde neticesidir.» «Dalâlet cereyanlarının karşısında ehl-i iman feda­kârla­rından büyük bir şahs-ı mânevî meydana çı­ka­rarak, muhkem bir sedd-i Kur’ânî ve imanî tesis edip mü’minle­rin nokta-i istinadı ol­masıdır. İnandığı kudsî dâvâya gös­terdiği azim ve sebatla, mü’­minlerin kalblerini ihtizaza vererek, ruhlarda İslâmî aşk ve heyecanı uyandırmasıdır. » (Tarihçe-i Hayat sh: 23)
«Aziz, sıddık kardeşlerim,
, masonların ve münafık­ların bütün plânlarını akîm bırakı­yor(Şualar sh: 302)
«Evet, azim ve sebâtınız ve ihlâs ve ciddiye­tiniz, ehl-i dünyayı mağlûp etmiş ve ediyor. Yoksa, bir­tek Tesettür Risalesiyle yüz yirmi adamı tevkif edenleri, yüz otuz risaleyle birtek adamı tev­kif edemediklerinin se­bebi, ihlâsınız ve metanetinizdir, hükmedi­yor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 143)
«Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan, silâh­sız o düş­manla geçinebilir. Fakat düşman kale içine girse ve gizlense, o va­kit o düşmana karşı silâhlanmak, zırh giy­mek ve gayet dikkat et­mek, hem pek ciddi se­bat etmek lâzımdır. Ta ki hayat-ı ebedî­sini hafi dar­belerden kurta­rabilsin.» (Nurun İlk Kapısı sh: 143)
  « Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî fedakârlık ve âzamî sebat ve metanet ve her­şeyden istiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i seniyye olan evlenmek âdetini terk et­tim ki, tâ çok ha­ramlara girmeyeyim. Ve çok vacipleri ve farzları yapa­bileyim.» (Hanımlar Rehberi sh: 26)
:
«Hizmet-i Kur’âniyenin bir silsile-i kerameti ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlâhî ile neza­ret eden ve himmet ve du­asıyla yardım eden Gavs-ı Âzamın bir nevi kerameti beyan edile­cek. Tâ ki, bu hizmet-i kud­si­yede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat et­sinler.» «Madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçte­hi­dîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mü­cahid-i ekber, Kur’ân’ın birtek meselesi için ha­piste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, ke­mâl-i sabırla se­bat edip o meselelerde sü­kût et­memiş. Ve pek çok imam­lar ve allâmeler, sizlerden pek çok zi­yade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsıl­mamışlar. Elbette sizler, Kur’ân’ın müte­addit ha­kikatleri için pek büyük se­vap ve kazanç aldı­ğınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcu­nuzdur.» (Lem’alar sh: 265)
«Cinnî ve insî şeytanlar ve şerirler bu noktaya is­tinaden gayet zayıf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakikatı Cenâb-ı Hakkın dergâhına ilticaya ve kaçmaya her va­kit mecbur ettiğin­den, Kur’ân, onları himaye için büyük tahşidat yapar. Doksan dokuz esmâ-i İlâhiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir(Şualar sh: 258)
«Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmu­nuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız za­manda böyle sebat gösteren sarsıl­mayan, hattâ bir kutup görünse, «Risale-i Nur‘un o zahmet çekenlere kazan­dır­dığı iman-ı tahkikî ve iman-ı tahkikî ile hüsn-ü hâ­time ve şirket-i mâneviye ile yüzer adam kadar a’mâl-i saliha o acı zahmeti tatlı bir rahmete çe­virdiğinden, bu iki neti­cenin fiyatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebat­kâr­lıktır. Onun için, pişman olmak ve vazgeçmek, büyük bir hasârettir. Şakirdlerin dünya ile alâkası olma­yan veya pek az bulu­nanları için bu hapis daha hayır­lıdır, bir cihette hürriyet yeridir. Ve alâkası bulunan ve idaresi yerinde olanlara, sarf edilen para­ları muzaaf sa­daka­lara ve geçirilen ömür saatleri muzaaf ibadet­lere çevir­mesinden, şekvâ yerine şükür etmeleri iktiza edi­yor. Ve fakir ve zayıf kısmı ise, zaten hapsin haricinde onlara faydasız sevap­lar, mes’uli­yetli meşakkat ver­diğin­den, bu hayırlı, çok se­vaplı, mes­’uliyetsiz ve arka­daşla­rının mütekabil tesellileriyle hafif­le­şen meşakkat, onlar için medar-ı şükrandır.» (Şualar sh: 316) bu samimî dindarlar ve ciddî Müslümanlar eğer herbiri bir velî
«Mahkemede son söz olarak yüzlerine söyle­di­ğim bu cümle, “Milyonlar kahraman başlar feda olduk­ları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun” ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dâvâ etmişiz. Bu dâvâ­dan vazgeçilmez. İçinizde vazge­çe­cek yok ümit ediyorum. Madem şimdiye kadar sab­retti­niz, “Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye ta­hammül ve sabrediniz.» (Şualar sh: 339)
«Bu defaki mektubunuzun verdiği şevk ve sü­rurla derim ki: Ben, hizmet-i Kur’âniyedeki tam sa­dakat ve gayret ve sebat ve metanetinizi gördükten sonra tam bir istirahat-i kalble mevti ve eceli kabul eder, ar­kamda siz varsınız yeter diyerek dünyadan sü­rurla ve­daya hazırım.» (Kastamonu Lâhikası sh: 32)
«Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müf­ritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve se­bat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda te­rakki etmeliyiz.» «Hem, yirmi senedenberi tahribkârâne eşedd-i zulüm al­tında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sa­dakat kaybolmuş ki, ondan, belki de yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalâde se­bat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâ­zımdır yoksa akîm kalır, zarar verir.» ( «Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli ma­razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla­rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebat­kâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakirdleri muka­vemet edebilir. Öyleyse, herşeyden ev­vel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam iti­madla ona yapışmak lâzım ki, o acip has­talı­ğın tesirinden kurtulsun.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)
«Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şakird­le­rine ka­zandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale-i Nur on beş se­nede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmi bin zat tecrübele­riyle şehadet ederler.amelce binler adam hükmüne
herbir hakikî sâdık ve sebatkâr şakirdini  getirdi­ğine delil, kerametkârâne ve tak­dirkârâne İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün üç ihbarı ve ke­ramet-i gaybiye ve Gavs-ı Âzamdaki (k.s.) tahsin­kâ­râne ve teşvik­kârâne be­şareti ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın kuvvetli işaretiyle o hâlis şakirdler, ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müj­desi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat is­ter.» (Kastamonu Lâhikası sh: 122)
«Çok mühim ve mübarek kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın bize verdikleri ehemmiyetli hadise-i taar­ru­ziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstadımızın o za­manda endişelerinin ve heyecanının hikmetini an­ladık. Bir hiss-i kablelvukuyla mütemadiyen bizlere der idi: “Dikkat ediniz, sebat ediniz! Münafıklar, taarruz plânı çeviriyor­lar” diye bizi ihtiyata sevk ediyor, “Hem bir halt edemez­ler”» (Kastamonu Lâhikası sh: 126)
«Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte risalesini mâbeyninizde bera­ber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde se­bat ve metanet ve tesanüd ve ittifakınız, bu mem­le­kete medâr-ı iftihar olacak ve istikba­lini kurtara­cak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesa­nüdünüzü bozma­sın.» «Senin ağlamana ve ağlayan mektubuna işti­rak ettim. bir ihlâsın lüzum ile beraber, bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fe­da­kârlık edemez.
fevkalâde bir se­bat,
ve emsali gibi bütün bütün alâkasız da bulun­mak lâzım.» (Kastamonu Lâhikası sh: 231)
«Isparta ve havalisindeki Risale-i Nur şakird­le­rinde fev­kalâde bir sadakat ve sebat ve uhuvvet ve ih­lâs ve kahramanlık var ki, bu acip zamanda binler es­bab-ı fe­sat ve ifsat içinde vahdetlerini ve ittifaklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhafaza ediyorlar.
«Bu şuhur-u selâse-i mübarekenizi tebrik edi­yo­ruz. Sizin kalemlerinizin yadigârları ve Risale-i Nur’dan ayrılmamak ve sebat etmek senetleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkinde tutmanıza işaret veren dünya sureti üstündeki çizgi­leri­nizi ve iman hizmetinde daima sebat etmenize, vesi­kalar hükmündeki imzaları­nızı, kemâl-i memnu­niyetle aldık, kabul et­tik. Cenab-ı Hak sizlere, hazine-i rahme­tinden onların hurufatı ade­dince defter-i a’mâ­linize ha­seneler yazsın. Âmin.» (Kastamonu Lâhikası sh: 246)
«Hasan Âtıf’ın mektubunda, cesur ve sebatkâr zâtlar­dan—ki “efeler” tâbir ediyor—bahis var. Biz, o ce­sur, sebatkâr yeni kardeşlerimizi ruh u canla kabul edi­yo­ruz. Fakat Risale-i Nur da­iresine girenler, şahsî cesa­retle­rini kıymetleştirmek için, sarsıl­maz bir sebat ve metanete ve ihvanlarının tesanüdüne cidden çalış­maya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesare­tini, hakikatperestlik sıddıkiyetindeki fedakârlık el­masına çevirmek ge­rektir.
. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öy­leler, her­biri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede mu­vaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 248)
«İmam-ı Ali’nin üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur’dan haber vermesine dairdir.
 
dedim. Onlar sustular, demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazıl­masaydı daha münasipti, fakat bu kadar hadsiz mu­arızlar ve çok kuvvetli ve kes­retli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zayıf olan biz­lere kuvve-i mâneviye ve gaybî imdat ve teşcî ve sebat ve meta­net vermek için mecburi­yet‑i kat’iye oldu, ben de yazdım.» «Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i ma­işet meşga­lesi hengâmı ve şuhûr-u selâsenin çok se­vaplı iba­det vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların si­lâhla de­ğil, dip­lomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle, gayet kuv­vetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale‑i Nur’un hiz­meti zararına bir atâlet, bir fü­tur ve tevak­kuf başlar.» «Kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz ol­duğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-i ihlâs ile, her­şeyin fevkinde ha­kaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle bin­ler adamı irşad etmek­ten daha ehemmiyetli görüyorum., o çekirdekler hük­münde olan kalbleri
sebat edip, birer ağaç olabilirler.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 75)
«Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebe­min kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve on­lara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla ça­lışmalarını tavsiye ederim.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 81)
«İşte bu meselemizde elmaslar şişelerden, sıd­dık feda­kâr­lar mütereddit sebatsızlardan ve hâlis muhlisler, benlik ve men­faatini bırakmayanlardan ay­rılmak için bu şiddetli imtihana gir­memizin iki sebebi var:
Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına do­ku­nan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hiz­met-i diniye­dir. Zulm-ü beşer buna baktı.
İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanüdle tam liyakat göstermediği­miz­den, kader dahi buna baktı.» (Şualar sh: 300)
 için münafıkların planları:
«O plânların en mühim bir esası, has, sebatkâr kardeş­lerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i  Nur’dan vazgeçirmektir. Bu nok­tada o kadar acip yalanları ve desise­leri istimal ediyorlar ki, Isparta ve ha­valisi, Gül ve Nur fabrikası­nın kahraman şakirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost suretinde hulûl edip, kor­kutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham ve­riyor­lar.Hattâ bazı genç talebe­lere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat
vazgeçirmeye çalışıyor­lar.  ediyor­lar. Hattâ Risale-i Nur er­kânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâ­tını, çü­rüklüğünü göste­rip, zahiren dindar ehl-i bid’a­dan bazı şöhretli zatları gös­terip, “Biz de Müslümanız, din yal­nız Said’in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesa­bına o safdil ehl-i diya­net ve hocaları âlet edip is­timal ediyorlar. İnşaallah bunların bu plânları da akîm kalacak.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 125)
«Mücmel bir mânevî ihtar ile bir meseleyi kalbe geldiği gibi beyan edeceğim. Altı makamata giden ve ga­lebe eden müdafa­atın cevabı gelmiş ve bize teca­vüze çare bulamamışlar. Yalnız bir makamın, gizli bir iş’ar ile, benim fedakâr kardeşlerimi benden soğutmak ve şiddetli alâka­larını gevşetmek planı var. Zaten çok­tan beri, beni ihanet­lerle ve iftiralarla ve tecritlerle, bu kudsî ve uhrevî ve imanî alâkayı bozmaya çalıştılar, muvaf­fak olamadılar. Şimdi Nurcuları ürkütmek, za­yıf bir damar bulup nazar­larını başka tarafa çe­vir­meye bazı bahaneleri buluyorlar. İnşaallah, demir gibi metin Nurcuların kahramanane se­batları ve ta­hammülleri ve mücahid-i ekber olan Nurun hakikat­leri, onun elinde birer elmas kılıç bulunan şakirdle­rin şahs-ı mânevîsinin pek harika fedakârlığı, onların bu plânını da akîm bırakacak. Evet, Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem dahi lüzumsuz değil. Sizlere tekrarla be­yan edilmiş: Eski zamanın kahraman mücahidlerine nispe­ten en az zahmet, ağır şerait ve bu zamanın şid­det-i ihti­yaç cihetiyle çok sevap kazanan, inşaallah halis Nurculardır. Ve boş boşuna, bâd-ı hevâ, belki günahlı, zararlı giden birkaç sene öm­rünü, böyle kudsî bir hiz­met-i imaniye ve Kur’âniyeye sarf eden ve onunla ebedî bir ömrü kazanan, Nur talebeleridir. Ben, kendi his­seme düşen bütün bu hü­cumlarına karşı, pek çok zaafiyetimle be­raber tahammüle karar verdim. İnşaallah, kuvvetli, fedakâr, genç, kahra­man kardeşle­rim benden geri kal­maz ve kaçmazlar ve ka­çanları da geri çevir­meye, şimdiye kadar çalıştıkları gibi çalışa­caklar.» (Tarihçe-i Hayat sh: 596)
«Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın gale­besi ve o musi­beti def’inden sonra, ehl-i dünya cepheyi değiştirdi. Zındıkanın de­siseleriyle, bu havalide bizlere karşı perde altında maddî ve manevî tahşidatı başlamış gayet dikkatle ve şeytancasına şakirdlerin hakikî kuvvetleri olan tesa­nüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risaleleri iade ettikleri halde, kurnazcasına do­laplar çevriliyor. Biz, sizin bir şu­beniz hükmünde oldu­ğumuz halde, bizi asıl ve mer­kez telâkki ettikle­rinden, daha ziyade desiseleri bize karşı isti­mal ediyorlar. Hâfız-ı Hakikî Cenab-ı Haktır. İnşaallah hiçbir zarar edemeyecekler. Fakat bu şuhur-u mübâre­ke­nin eyyam ve leyâli-i mübarekesinde hâlis du­aları­nızla bize yar­dım ediniz. Birşey yok fakat mümkün ol­dukça ih­tiyatlı ve dikkatli olunuz. Hazret-i Ali Radıyallahü Anh ve Gavs-ı Geylânî Kuddise Sirruhu gibi kahramanların mâ­nevî teminatı  ve  hi­tapları, bize her vakit cesaret ve kuvve‑i mâ­nevî veri­yor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 152)
 
«Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. “Bu musibetten kurtulmak için ne yapa­ca­ğız?” lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza ve­riniz. Çünkü, birbi­rinden ve Risale-i Nur’dan ve ben­den çe­kinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanla­rın zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim, eğer bilseydim ki benden teberri et­mekle kurtu­lacaksınız, beni tahkir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek is­teyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor za’fı­nızdan, teberr­îniz­den cesaret alır, daha ziyade ezer.» (Tarihçe-i Hayat sh: 431)
«Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak im­kânı bul­madık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçare mer­hum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâki kurtu­lamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekvâ etmek hem haksız, hem mânâsız, hem za­rarlı, hem Risale-i Nur’dan bir nevi küsmektir. Sakın, sa­kın, has rükünlerin göster­dikleri faaliyeti bu musi­bete bir sebep görüp onlardan gücenmek ise, Risale-i Nur’dan çekilmek ve hakaik-i imani­yeyi öğ­renmeden pişman olmaktır.(Şualar sh: 322)
«Kardeşlerim, madem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır onlara, o kısma teslim olmak, bir nevi intihardır, İslâmiyetten pişman olmaktır, belki din­den insilâh etmek­tir. Çünkü o derece ilhadda taas­sup etmiş ki, bizim gibi­lerden yalnız teslimiyetle ve ta­sannu ile razı olmuyorlar. “Kalbini ve vicdanını bı­rak, yalnız dünyaya çalış” derler. İşte bu vaziyete karşı inayet-i Rabbâniyeye dayanıp me­tanet ve sabır ve te­vekkül ederek dört sandık Risale-i Nur eczaları o merkeze yetişip, kuv­vetli hakikatlerle ga­lebe çalmasına dua etmekten başka çare yoktur. Biz birbi­rimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risale-i Nur’dan çekilmekle ve onlara teslim ve hattâ ilti­hak etmekle fayda vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi. Hem hiç merak etmeyiniz. O Vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam kor­ku­suna delâlet eder. Tecavüze değil, belki tedâfüe mecbu­riyeti bildiri­yor.» (Şualar sh: 335)
«Vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dostların kuvve-i mâneviyelerini te’yid için ve hizmetimizden bazı maksadlarla çekilen ve maksadla­rının aksiyle tokat yiyenleri, çok misâllerden yedi küçük misâl ile gösterir ki siperini bırakıp ka­çanlar, daha ziyade yaralanırlar.(Mektubat sh: 506)
«Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik et­miş­siniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsin­ler ki, en ziyade yarala­nanlar, siperini bıra­kıp kaçanlardır. En az yara alan­lar, siperinde sebat eden­lerdir.
(62:8) » (Mektubat sh: 417)
 
«Kardeşlerim, herhalde bu kadar sıkıntı ve za­rarı çeken zayıf bir kısım aile sahipleri, bir derece Risale-i Nur’dan ve bizden çekinmek, belki vazgeçmek için bir mazeret olabilir zannıyla, tahli­yeden sonra de­ğişmek ih­timaline binaen derim: Bu derece kıymet­tar bir mala bu maddî ve mânevî fiyat veren ve bu azabı çeken, o maldan vazgeçmek büyük bir hasârettir. Hem herbirisi, Risale-i Nur’un eczalarını ve alâkadarla­rını ve bizi muhafaza ve yardım ve hizmeti birden bı­raksa, hem ona, hem bizlere lü­zumsuz bir zarardır. Onun için, ihtiyatla beraber, sada­katı ve ir­tibatı ve hizmeti değiştirmemek lâzımdır.» (Şualar sh: 342)
«Risale-i Nur’un tesettür perdesinden çı­kıp ga­yet bü­yük ve umumî bir meselede kendi kendine merkez­lerinde mübare­zesi zamanında şakirdlerini ar­kasında bul­mak ve kaçmamakla sarsılmaz ve mağlûp olmaz bir ha­kikata bağlandıklarını mü­tered­dit ve mütehayyir ehl-i imana göstermesi gayet lü­zumlu oldu­ğunu dahi nazarı­nıza ve meşveretinize alınız. Sakın, sakın bir­birinizin ku­suruna bak­mayın. Hiddet yerinde hürmet ediniz, itiraz yerinde yardım edi­niz.»
 
 
 
 de bir esastır.
 ismin­deki eserin mukaddime­sinde bu hizmet düs­turlarının değiş­mezliği ve Risale-i Nur’u her mes’elede merci tutmak ge­rek­tiği anlatılırken şöyle deniliyor:
«Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin mes­lek ve meşre­bine dair Kur’andan ders aldığı çok muaz­zam bazı hakikatleri, hizmet-i imaniyede bulunan Nur Şakirdleri için daima tazele­nen bir dersimiz ve her vakit temessük edeceğimiz de­ğişmez düstu­rumuz, maddî - manevî her türlü engeller karşı­sında muvaffakiyete, rıza-yı İlahîye isal edici en ehemmi­yetli rehberimiz manasıyla neşrediyoruz.
 çok genişlemiş çok muhtelif efkâr ve mizaç sahipleri, bu hizmet safında yer almışlardır. Elbette bütün efkâr, kanaat, meslek ve meş­rebler üstünde makam-ı sıddı­kıyette yer tutmuş ve şahs-ı manevî-i Äl-i Beyt’in mümessili olarak hiz­met-i Kur’aniyenin başına geçmiş lâzım gelmektedir. Ta ki, hizmet-i Nuriyede bulunacak Kur’an Şakirdleri kı­yamete kadar bu düsturlar müva­ce­hesinde ha­reket etsinler. Muvaffakıyetin ve rıza-yı İlahîye na­iliyetin, ancak bu suretle mümkün olaca­ğına kat’i ka­naat getirsin­ler.
ve meşrebi, yarım asra yakla­şan uzun bir hizmet devre­sinde muhtelif hâdiseler, şiddetli tazyi­kat ve hü­cumlar karşı­sında maddî ve manevî engeller içerisinde ta­kın­dığı tavır, niyaz ve yaşadığı halet-i ruhiye ve gös­terdiği azim ve sa­dakat gibi ahvali olan “sıddıkiyet mesle­ğidir ki Nur Talebeleri için ehemmiyetle bi­linmek, anlaşılmak ve ya­şan­mak icab eder.
 
Acaba bunun sırr-ı hikmeti ne idi? Mütemadiyen ne için bu noktada tahşidat yapı­yordu?
der­simizi hakaik-ı Kur’aniye ve envar-ı imaniye hazinesi olan Risale-i Nur’dan aldı­ğımız gibi, birbirimizle ma­nevî münasebet, alâka, uhuvvet ve muhabbet düsturla­rımızı da hep o Risale-i Nur’dan ders alacağız.
cüz’î ve küllî, ferdî ve içtimaî bü­tün ders ve ikazlarını Risale-i Nur’la tahsil edeceklerdir.
zaman ve zemine göre değişmez ebedî hakikat­lardır. O kudsî haka­ikın ders ve taliminde, neşir ve ilânatında hizmete taalluk eden irşad, ikaz, teşvik ve tergibi tazammun eden şu gele­cek mes’eleler de her­halde değişmez dersler ve esasattır ki onlardan istifade ederler, müşkilat­larını gi­derirler. Daha geniş istifade için bu Hizmet Rehberi’nin menbaı olan Külliyat-ı Nuriye ve Mektubatı mütalaa et­melidirler.» (Hizmet Rehberi Mukaddemesinden)
 
«Bütün kuvvetimle derim ki:» (İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi sh: 44)
  Şayet za­man-ı mazi cânibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden ada­letnâme-i şeriatla davet olunsam neşrettiğim hakaiki ay­nen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının moda­sına göre bir libas giydirece­ğim.
, tevessü ve inbisat ile çatla­yan bazı yerlerini yamala­makla beraber, taze ola­rak orada da göstereceğim.
 hakikat haktır.
 de­ğiştirilmesini is­temeyen Bediüzzaman Hazretleri, Nur da­iresinin yakınında bulunan bazı şa­hıs­ların Risale-i Nur mes­leğine uyma­yan dinî faaliyet­lerini, Risale-i Nur’un meslek tarzına çevirmek için yazdığı mektublarında  evvelâ mültefi­tane ve takdirkâ­rane karşılar, sonra Risale-i Nur’un hizmet şeklini de­ğiştirmemenin lü­zumunu, akla kapı açıp icbar et­meyen bir üslûb ve ifade ile be­yan eder.
 
 
«Çok aziz ve sıddık, kahraman Sabri,
gibi çok fedakârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Bu zat, garpta, aynı şarkta Hulûsi Bey gibi imana hiz­met ediyor. Tarikat cihetiyle ehl-i imanı dalâletten çekmeye çalışı­yor. Bu zat, eskiden beri Risale-i Nur’u görmeden Nur mesleğinde hareket et­meye çalış­mış. Sonra Nurlarla münasebeti kuvvetleş­tiği za­man, daha ziyade hizmet edebilir. Fakat Nur’un mes­leği, ha­ki­kat ve sünnet-i seniye ve feraize dik­kat ve büyük günah­lardan çekinmek esastır ta­rikate ikinci, üçüncü derecede ba­kar. Galip kardeşi­miz, Alevîler içinde Kadirî, Şâzelî, Rüfâî tarikat­lerinin bir hülâsasını sünnet-i seniye daire­sinde Hulefa-yı Raşidîn, Aşere-i Mübeşşereye ilişmemek şartıyla, mu­habbet-i Âl-i Beyt da­iresinde bir tarikat dersi vermesini düşünüyor. Hakikat namına ve imanı kurtar­mak ve bid’alardan muhafaza etmek hesabına ehemmi­yetli üç dört faydası var:
Birincisi: Alevîleri başka fena cereyanlara kap­tır­ma­mak ve müfrit Râfizîlik ve siyasî Bektaşîlikten bir derece muhafaza etmek için ehemmiyetli faydası var.
İkincisi: Hubb-u Ehl-i Beyti meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfizî de olsa, zındıkaya, küfr-ü mut­laka girmez. Çünkü muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber ve Âl‑i Beytin adavetini ta­zammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vasıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini daire-i sün­nete tarikat namına çekmek büyük bir fayda­dır.
 istifade edip kendilerine âlet etmemek için Nur daire­sine çekmek büyük bir maslahattır. Madem Nur şakirdle­rinin üstadı İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’tır ve Nur’un mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır elbette hakikî Alevîler ke­mâl-i iştiyakla o da­ireye girmeleri gerektir.
diye o kar­deşimize Ramazanını tebrik ve selâmımla beraber ya­zınız. O da bize dua etsin.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 241)
Aynı üslûbla yine Bediüzzaman Hazretleri tara­fından yaz­dırılmış diğer bir örnek mektub:
«Aziz, sıddık kardeşlerimiz Ziya ve Abdülmuhsin!
 kırk seneden beri iman hizmetinde be­nim arka­daşım ve Sebilürreşad’da makale yazan  ve şimdi vefat eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahidle­rinden bir kardeşimdir. Ve Nurun bir hâmisidir. Ben vefat etsem de, Eşref Edip Nurcular içinde bulunmasıyla büyük bir teselli bulu­yo­rum.
. Ve Risale-i Nur, rıza-i İlâhîden başka hiçbir şeye âlet edilmediğinden, müm­kün olduğu kadar Risale-i Nur’un mensupları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karış­mak is­temi­yorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu gibi mücahid­ler iman hakikatlerini ehl-i dalâletin tecavüzatından mu­ha­fazaya çalıştık­ları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dos­tuz ve kardeşiz—fakat siyaset nok­tasında değil.
Halbuki si­yaset tarafgirliği, bu mânâyı ze­deler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işken­celere ve sıkıntılara ta­hammül edip Nur’u hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el at­madı­lar.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 35)
Risale-i Nur mesleğini değiştirmemekle alâkalı iki ha­tıra:
«Bir gün Galatasaray Lisesi’nde okuyan ve son­ra­dan ec­zacı olan bir zât ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı, O anda anla­ya­madım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizme­tinde bulunan kardeşlere çok hiddet etti. “Çocuk bunlar, çocuk olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar!”  dedi. Ben de mes’eleden çok endişeli bir halet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyor­lardı. Ben ise yerde ve halının üze­rindeydim. Birden bana hitaben şöyle dedi:
, sen hakem ol, ben diyo­rum ki Risale-i Nur’un neşir ve medrese tarzı hizmetle­rinin devam ve inkişafı lâzım, bunlar ise başka şeyler, başka hizmetler düşün­cesinde.” Ben mes’eleyi “başka hizmetler” ta­birinden anlamakla beraber, “Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur’un neşri ve ve medreselerin de­vamıdır.” deyince Üstad yüksek sesle “Tamam” diye ifa­dede bu­lundu. Ve o hiddet hali ak­şama doğru hayli hafif­ledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Gelen kardeşin bi­zim tarz-ı hizmetimizi pasif telakki etmesi ve orada bazı ko­nuşmaların cereyan etmesi, Üstad’ın hiddetlenmesine sebeb ol­muş.» (Son Şahitler-3 sh: 235)
«Neşriyat esnasında Isparta’ya forma götürdü­ğüm bir de­fasında, dersten ağabeyler yeni çıkmışlardı. Üstad Hazretleri der­sin sonunda şöyle bir sohbette bu­lunmuş. Zübeyir Ağabey taze taze nakletmişti:
  şimdi gelse, “Said sen bu mesleğinden bir parça taviz versen, milyon­lar in­sanlar senin kitaplarını okuyacak, fakat öyle yap­masan hem bunlardan mahrum kaldığın gibi, hapislerde zulüm­lerle, eziyetlerle cefa çekeceksin.” dese, “Hayır Üstadım ben bu zulümlere işkencelere razıyım, fakat mesleğim­den en küçük bir taviz ver­mem.” diye ona söyleyeceğim.» (Son Şahitler-3 sh: 246)
 
«Aziz, sıddık kardeşlerim,
Sual: Neden, ne dahilde, ne hariçte bulunan cere­yan­lara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peydâ et­miyorsun? Ve Risale-i Nur ve şakirdlerini müm­kün olduğu kadar o cereyanlara temastan men ediyor­sun? Halbuki, eğer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur dairesine girip, parlak haki­katlerini neşrede­ceklerdi hem bu kadar sebepsiz sı­kıntı­lara hedef olmaya­caktın.
Elcevap: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehemmi­yetli sebebi: Mesleğimizin esası olan ihlâs bizi men edi­yor. Çünkü, bu gaflet zamanında, hususan tarafgirâne mefkû­reler sahibi, her­şeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Halbuki, hakaik-i ima­niye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbirşeye âlet olamaz. Rıza-ı İlâhîden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların tarafgirâne çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlâsı muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cere­yanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlâhiyeye da­yanmaktır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 38)
«Bu sırada, dahilde, o kadar dahilî-haricî heye­canlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdut bir­kaç arkadaşına bedel ve çok dip­lomatları kendisine tarafdar ka­zanmak için zemin ha­zırken, sırf si­yasete karışmamak ve ihlâsına zarar ver­memek ve hü­kûmetin nazarını kendine celb etmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşla­rına yazıp ki, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe do­kunmayınız” dediği ve bu iki ce­reyan bu çe­kinmesinden ona zarar verdikleri, eskisi ev­hamından, yenisi “Bize yardım etmiyor” diye ona çok sıkıntı verdik­leri...» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 80)  
 
«Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mâ­nevîyi tem­sil eden has şakirdlerinin şahs-ı mânevîsi “Ferid” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ek­seriyet-i mutlakayla Hicaz’da bulunan kutb-u âzamın tasarru­fundan hariç ol­duğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur de­ğil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nur’un şahs-ı mâ­nevîsini, o imam­lar­dan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gav­siyetle be­raber, “Ferdiyet” dahi bulundu­ğundan, âhir­zamanda, şakirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet maka­mının mazharıdır. Bu giz­lenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke‑i Mükerremede dahi—farz-ı muhal olarak—Risale‑i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın iti­razını iltifat ve selâm sure­tinde telâkki edip, teveccühünü de ka­zanmak için, me­dâr-ı itiraz noktaları o büyük üstad­larına karşı izah et­mek, ellerini öpmektir.»
«Ulema-i ilm-i kelâmın ve usûlü’d-din allâ­me­le­rinin ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin dâhi muhak­kikle­rinin İslâmî akidelere dair çok tetkik ve muhake­matla ve âyât ve hadisleri müvazene ile kabul ettikleri usûlü’d-din düs­turları, şimdiki Risale‑i Nur’un meş­rebini muha­fazaya em­rediyor, kuvvet veriyor.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 210)
 
«Eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i ima­ni­yenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edecek­lerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı on­lardır. Onlarda ku­sur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet ve­rir. İmansız Cennete gidemez fakat tasavvufsuz Cennete gi­den pek çok­tur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat mey­vesiz yaşa­yabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.» (Mektubat sh: 23)
 
«Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesle­ğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, her­şeyde bir pencere-i marifet açmış, bir senelik işi bir sa­atte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli za­manda hadsiz ehl-i inadın hü­cumlarına karşı mağlûp ol­mayıp galebe etmiş.» «Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmun­dan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gel­miş bir mal ve onlar­dan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe‑i arşîsinden iktibas edil­miştir.» (Ş.. sh: 690)
«Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fü­nun­dan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur.  Telif olduğu vakit hiç­bir kitap mü­ellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızla­rından iniyor, nüzul edi­yor.» (Şualar sh: 711)
 
 
«Kur’ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risale­ler, Kur’ân-ı Hakîmin bir nevi, müstakim tefsiri ve ha­kaik-i imâniyenin istika­metli ve kuvvetli delilleri ol­duğundan, o risaleler ve sözlere gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ân’a ve hakaik-i imâna aittir. Madem öyle­dir bilâ-perva derim ki:   sırrıyla, Kur’ân’da elbette bu istikametli tefsirinin isti­kametine işa­ret var. Evet var. Kur’ân o tefsirine hususî bakıyor. 5-TAKVÂ-YI MUHAFAZA VE BİD’ATLARDAN UZAK DURMAK
 çok uzaktır. Demek, şahsî is­ti­kamet değil. Öyleyse, o ada­mın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’âniye, o asırda istikamette imti­yaz kesb ede­cek. O adam şahsen gayr-ı müs­takim ol­duğu halde, müs­takimler içine ithali, o imtiyaza rem­ze­der.» (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 163)
) diye haber verilen o büyük şahsiyet “Risale-i Nuru kendine hazır bir proğ­ram yapacak”  (Bak: Emirdağ Lâhikası-l sh: 266 p.1 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 9 p.2) şeklindeki beyandan anla­şı­lıyor ki, O zât dahi Risale-i Nurun esasatını ve düstur­larını değiştirmeden tatbik edecek.
 
«Ben maddî ve mânevî herşeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sa­yede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mek­teb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca ta­lebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede on­lar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşey­den fera­ğat mesleğimden ayrılmayacaklardır.
 
, beşerî anlayışlarla ilga veya tebdil edilmeme­sinin bir hikmeti, risalelerin çoğu vehbi ilim ve il­ham ile yazdırıl­mış olmasıdır. (Bk: İPA - İslâm Prensipleri Ansiklopedisi 2294/2. p.) yani: Risale-i Nur’un ekserisi, ma­nevî i’caz-ı Kur’andan gel­diği ve do­layısıyla ilm-i beşerînin tasarruf edemiye­ceği ortaya çı­kıyor. Hatta Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurun müel­lifi ol­duğu halde, değil ma­nasına tasarruf etmek, manayı taşıyan tarz-ı ifadesine de do­kunamadığını beyan eder. Ezcümle diyor ki:
«Yazdığım vakit, irade ve ihtiyarımla olmadı­ğını hissetti­ğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmedi­ğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı.» (Şualar sh: 99)
«Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir sûrette idi­ler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım ge­liyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me’zun deği­liz!» (Mektubat sh: 488)
«Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işâ­rât-ı Kur’âniye namına hakikattir. Hakikat ise hak söyler, doğru konu­şur. Eğer yanlış birşey gördünüz mu­hakkak biliniz ki, haberim ol­madan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.» (Sözler sh:651)
«İnsan kusurlardan, nisyandan, sehivden hâli değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fik­rim karışmış, risalelerde hatalar da olmuş. » (Kastamonu Lâhikası sh: 161)
. Risale-i Nur ise, ekseriyetle vehbî ve ilhamîdir. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilât­ları sünuhat-ı ilhâmiye nev’inden olduğun­dan, he­men umumiyetle şüphesizdir, kat’îdir. Onların husu­sunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı te­lâkki­sine dair­dir. Onlar hakikat ve hak oldukla­rına dair de­ğildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kal­mı­yor.» (Barla Lâhikası sh: 138)
Evet  «Risale-i Nur’un mesâili, ilimle, fikirle, ni­yetle ve kastî bir ihtiyarla değil ekseriyet-i mutlakayla sü­nuhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor. » (Kastamonu Lâhikası sh: 210)
«Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, ya­zı­lan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’î ve âni bir surette kalbe geli­yordu, güzel oluyordu. Eğer ih­tiyar ile, Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp ce­vap ver­sem, sönük düşer, noksan olur.» (Mektubat sh:279)
 
«Ben Kur’ân-ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârı­yım, o mu­kaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dük­kânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkar­mıyacağım ve çıkarmak istemi­yo­rum.»
“kelimat-ı Rabbî (18:109) tabiriyle bildirilen ve mezkûr mana inceliğine de bakan küllî il­hamların ve hâlî ve hilkat kelimelerinin ya­nında sö­nük kalır. Risale-i Nurların se­nelerce ve de­falarca ve hayat bo­yunca okunmasının bir hikmeti de bu sır olsa ge­rek.
 cihetindeki diğer ehem­miyetli bir hususta şudur ki: ibadet hakikatı, ilâhî emir ve yasak ve tavsiye­lere göre hareket etmekle ta­hakkuk eder. Bu emir ve tavsiyeleri de hakiki ehliyetli zatların Kur’andan alıp yazdık­ları mutemed eserlerinden öğre­niriz. Binaenaleyh Kur’andan mülhem Risalelerdeki düsturlara beşerî tasar­rufun girmesi halinde, o düs­tur­ların Kur’andan gelme vasfı zedelenir ve hizmetin iba­det olma hakikatı da zail olur. Bu hususa Risale-i Nur’un muhtelif yerle­rinde dikkat çekilir. Mes’eleyi uzat­ma­mak için icmalen bâzı hik­metleri hatır­latmakla iktifa edildi. Çünkü aynı mes’ele hakkında buna benzer daha pek çok hikmetler vardır.
 
 
«Nurun mesleği, hakikat ve sünnet-i seniye ve fe­raize dik­kat ve büyük günahlardan çekinmek esastır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 241)
«Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.
 tutulan takvâ ve amel-i salih esasla­rını düşündüm. Takvâ, menhi­yattan ve günahlardan içti­nab etmek ve amel-i salih, emir da­iresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve se­fahet ve câzibedar he­vesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup büyük bir rüç­haniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfî cere­yan dehşetlen­diği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtu­lur..
 davranmak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 148)
«Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatı­nızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve gü­nahlardan çe­kinmekle muhafaza ediniz.» «Risale-i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adam­ların dedikleri gibi dedi: “Bende unutkanlık hastalığı tezayüt edi­yor, ne yapayım?”
 Çünkü rivayet var: İmam-ı Şâfiî’nin (r.a.) dediği gibi, Haram-ı nazar, nisyan verir.”
(Kastamonu Lâhikası sh: 133)
«Suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve su­kut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:
ölmüş kadınların suret­lerine veyahut sağ ka­dınların küçük cena­zeleri hük­münde olan suretlerine hevesperve­râne bakmak, derin­den derine hissiyât-ı ul­viye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder«Âhirzamanda bir şahsın hatiât ve günahları­nın gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayet­ler vardır..
 
Ezcümle: Müteaddit o vücuhundan radyomla an­la­şıldı ki, o birtek adam, birtek kelimeyle bir milyon ke­bairi birden işler. Ve milyonlarla in­sanı dinlettirmekle günahlara sokar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 71)
«Kardeşin hassası ve şartışudur ki: etmek, yedi kebâiri işlememektir(Mektubat sh: 344)
« Yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur fa­kat ekberü’l-kebâir ve mûbikat-ı seb’a tâbir edilen gü­nahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şeha­detlik, dine zarar vere­cek bid’alara taraftar ol­maktır.» (Barla Lâhikası sh: 335)
«Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zatları, şu manevî münasebet ve gö­rüş­mek neticesi ola­rak, âhiret kardeşliğine ka­bul ediyorum. Ben her sabah ma­nevî kazancım ne ise, o âhiret kardeşlerimin sahife-i a’mâline geçmek için Cenab-ı Hakkın dergâhına niyaz edip hediye ediyo­rum. Onlar dahi beni manevî hayratla­rına ve dualarına his­sedar etmelidirler—tâ hisselerini ka­zancımızdan alsın­lar.» (Barla Lâhikası sh: 269)
«Üstadım bana ve dinleyen her zevi’l-ukule, “Tarikat za­manı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hak­kıyla edâ et namazın nihayetin­deki tesbihleri yap ittibâ-ı sünnet et yedi kebâiri iş­leme” der­sini vermiştir(Barla Lâhikası sh: 29)
«Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev’idir. Yani, gözüyle gör­müş dört şahidi göste­remeyen bir insan, bir er­kek veya kadın hakkında zinâ isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir ci­nayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i imanı zehir­lendi­rir bir hıyanettir.» (Barla Lâhikası sh: 267)
«Risaletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil sure­tiyle değil, fa­kat herhalde hakikat-i İslâmiyenin içinde cere­yan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet‑i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muha­faza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdi­sâ­tın fetvalarıyla onlar terk edilmez(Kastamonu Lâhikası sh: 77)
«Sen o nefersin, senin namazın, talimatındır. Ve terk-i kebair ile takvan ve nefis ve şeytanla olan müca­heden ise harbindir. Senin yegâne gaye-i fıtratın da bu­dur. Fakat bunda da muvaffık ve muîn yine ancak Allah'tır.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 467, Tercüme A. Badıllı)
 
«Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan, silâh­sız o düş­manla geçinebilir. Fakat düşman kale içine girse ve gizlense, o vakit o düşmana karşı silâhlan­mak, zırh giy­mek ve gayet dikkat etmek, hem pek ciddi sebat etmek lâzımdır. Ta ki hayat-ı ebedî­sini hafi darbelerden kurtara­bilsin.. Kur’ân’ın zincirini muhkem tut. Onun sözüne kulak ver. Başkaları seni al­datmasın. Şu zamanın gafil sarhoş­ları içinde seni, terk-i şeaire ve medeniyet-i dün­yaya davet edenlere de ki: “Hey sersem gafiller! Benim halim sizi din­lemeye müsait değil.» (Nurun İlk Kapısı sh: 143)
dır
«Risale-i Nur şakirdleri hakkında necatlarına ve ehl-i sa­adet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur’âniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşün­düm. Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen gü­nah­lara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, ne­cat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mu­kabil ihtar edildi ki:
eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, ha­kikî, müttakî bir şakird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, ne­cata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hiz­met ve takvâ ve içtinab-ı kebâir de­recesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük ka­zancı ka­çırmamak için, takvâda, ihlâsta, sa­da­katte çalış­mak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 96)
«İman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders ver­diği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâ­inatın şe­hadetine istina­den kalben tasdik etmek ve elçi­leriyle gön­derdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet et­tiği vakit, kalben tevbe ve  ne­damet etmek  is­tiğfar etmemek ve al­dırmamak, o iman­dan hissesi olma­dığına delildir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 203)
«Yarın seni zillet ve rezaletlere mâruz bırak­makla terk edecek olan dünyanın sefahetini bugün ke­mal-i izzet ve şe­refle terk edersen, pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hayrını alır, şer­rinden kurtulursun. Fakat vazi­yet mâkûse olursa, kaziye de mâkûse olur(Mesnevî-i Nuriye sh: 188)
«İnsan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna naza­ran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa içti­nap eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali ol­duğu halde, içtinap etmez. İşte cehalet bu kadar olur!»
«Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, neşriyat-ı dini­yele­rinde ve ittibâ-ı sünnetteki ibadetlerinde ve iç­ti­nab-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesa­bına vazifedar sa­yılırlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 185)
«Üstadın iffet ve istikametteki hudutsuzluğu, bilmüşa­hede sabittir ve inkârı gayr-ı kabildir. Hayatı bo­yunca, hanımlarla konuşmaktan, nazarıyla dahi meşgul olmaktan şiddetle içtinap etmiştir. Bir mektubundan an­laşıldığı gibi,  ve iç­tinab-ı kebair bir esas ve şart olduğunu gösterir.
 
 

 
 
  Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı! 7.MESELE: Rivayette var ki, “Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.” 5.şua!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=